KARAR

Kentin varoş semtlerindeki bir kadın doğum doktorunun, özensizce döşenmiş muayenehanesinde, elinde kalem öylece duruyordu. Donuk bakışları, imzalaması için önüne konmuş olan hasta onam formunun ilk cümlesine takılıp kalmıştı. “Hasta olarak size uygulanacak işlem hakkında karar verebilmeniz için…” Diye başlayan ibarenin devamını bir türlü okuyamıyordu. Her seferinde sıra “Karar” kelimesine geldiğinde, aklı karışıyor, başını kaldırıp yardım istercesine etrafına bakınıyordu. Masanın üstündeki reçete kâğıdını gelişigüzel karalayan doktordan başka odada kimse yoktu. Ondan da aradığı desteği bir türlü bulamıyordu.  O zaman dikkatini yeniden forma yöneltiyor, sıra karar kelimesine geldiğinde yine kilitleniyordu. Aradan geçen uzun dakikalar doktorun huzursuzlaşmasına sebep olmuştu. Otoriter bir havayla, “Okuduysan imzala artık.” dedi. Çocukluğundan beri duymaya alışık olduğu bu ses tonu Gülsüm’u birden rahatlattı ve formun geri kalan kısmını okumadan imzayı attı ve rahatça koltuğa sırtını yasladı.
Gülsüm,  yirmi altı yaşında olmasına rağmen on yıllık evliydi. Yaşamı boyunca kendi hayatıyla ilgili hiçbir konuda fikri sorulmamıştı. Onun adına kararları hep başkaları vermişti.  Sekizinci sınıfı bitirdiğinde  “Kız kısmına bu kadar okumak yeter.” diyen babası, on altısına girdiğinde kendi seçtiği bir adamla evlendirmişti. Bütün bu kararlar verildiğinde annesi hep sessiz kalmayı tercih etmişti. Bu tepkisizliğinin altında; ezilerek geçen onca yılın bezginliğinin yattığını bilmediğinden, babasından sakındığı sözcükleri hiç çekinmeden annesine söylerdi. Ne kadar isyan ederse etsin aldığı yanıt kelimesi kelimesine hep aynı olurdu; “Baban senin kötülüğünü hiç ister mi kızım, böyle istiyorsa elbet bir bildiği vardır.” Zamanla babasının -dolayısıyla erkeklerin ev içinde mutlak bir üstünlük kurduklarını öğrendi ve o günden sonra ne annesini sıkıştırdı, ne de babasının verdiği kararlara itiraz etmeyi düşündü. Evlenince babasının yerini kocası aldı. O da evin mutlak hâkimiydi, dolayısıyla verdiği kararlar tartışılamazdı. Arka arkaya iki kız yerine bir erkek evlat doğurabilseydi, eşinin tüm isteklerini yerine getirmiş olacaktı; ama ne yazık ki bu konuda elinden bir şey gelmiyordu. Yine de pes etmemişti. Nefesi kuvvetli tüm hocaları dolaşmış, kocakarıların verdiği tüm nasihatleri -saçmalığına bakmadan yerine getirmişti.
Üçüncü kez hamile kaldığını öğrendiğinde, yine kız doğururum korkusuyla bu haberi kocasına söyleyemedi. Önce emin olmalıydı sonra… Sonrası yoktu, ne yapacak ne edecek erkek evlat doğuracaktı. Bunun için tüm gün elinde tespih yakarmaya başladı. Adaklar adadı, kapısını çalan hiçbir yoksulu geri çevirmedi.
Doktorların; cinsiyetin on iki haftadan önce belli olamayacağını söyledikleri günden beri merakını gidermenin başka yollarını aramaya başladı. İstihare uykusunu da işte bu arayış döneminde buldu. Gelecekten hayırlı bilgi almaya yönelik rüyalar görmek için, artık her akşam duasını edip, iki rekât namazını kılıyor ve ardından istihare uykusuna yatıyordu. Günler hızla geçmesine karşın sabırsızlıkla beklediği rüyayı bir türlü göremedi. Unutmuş olabileceği ihtimaliyle her sabah uyandığında zihnini zorladı; ama bir faydasını göremedi. 
O gece yatak odasına girdiğinde çok yorgundu, bu yüzden günlerdir ilk kez namaz kılmadan yatağına girdi ve başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya daldı.
“Ormanlık bir alandaydı ve ayakları çıplaktı. Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı. Etrafını çeviren ağaçların kasvetli görüntüsü içini daraltıyordu. Buradan bir an önce uzaklaşmadığı takdirde çıplak ayaklarının ağaç kökleriyle kaynaşacağını ve ömrünün geri kalan kısmını ormanın bir parçası olarak geçireceğini hissetti. Bu korkuyla tüm gücünü toplayıp öne doğru bir kaç adım attı, sonra durakladı. Ne yöne gideceğini bilmiyordu, ardından her istikamete doğru nefesi kesilene kadar koştu; ama ağaçlardan kurtulamadı. Panik içinde yere yığıldığında artık ormanla bütünleşmekten kaçamayacağını anlamıştı. Kaderine razı bir şekilde gözlerini kapatıp beklemeye koyuldu.
“Gülsüm.”
Adının telaffuz edildiğini duyunca merakla gözlerini açtı. Başucunda, aksakallı, nur yüzlü bir dede elinde asasıyla öylece bekliyordu.  Hızla doğrulup ayağa kalktı. Bakışları dedenin baş döndürücü mavi gözlerine kilitlenmişti. Günlerdir beynini kurcalayan sorunun yanıtını nihayet alacaktı. Söze nereden gireceğini bilememenin telaşıyla yutkunduğu sırada aksakallı dede, “Karnında bir oğlan çocuğu taşıyorsun.” dedi. Sevinçten neredeyse çıldıracaktı. Dedenin ellerini defalarca öptü, havalara zıpladı, çimenlerin üzerinde yuvarlandı.
“Ancak bu çocuğun doğmasına izin vermemelisin ve ondan bir an önce kurtulmalısın.”
Yuvarlandığı yerde birden donakaldı. Şaka yapıp yapmadığını anlarcasına yüzüne baktı. Alnı gergin, kaşları çatıktı. Gözleri asasının üstündeydi.
“Kurtulmak mı?”
“Evet kızım kurtulmalısın.”
“Ne zamandır bu çocuğu beklediğimi biliyor musun?
“Biliyorum ama maalesef başka çaren yok”.
“Neden?”
“Zira oğlun bir iblis”.
“İblis mi?”
“Evet. Dünyaya geldiği takdirde tüm insanlığı yok etmek için elinden geleni yapacak, onun yüzünden çok kanlar dökülecek. Ama yine de son karar senin.”
Gözlerini açtığında yatağındaydı.  Önce karnına sonra da uyumakta olan kocasına baktı. Hangi kararı verirse versin artık ikisine birden aynı anda sahip olamayacaktı. Gözlerinden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladığında ne yapacağını bilememenin çaresizliği yüreğini yakıyordu. Usulca yataktan kalkıp mutfağa geçti ve yumruğunu ağzına dayayıp doyasıya ağladı.
“Alt tarafı kötü bir rüya hepsi bu kadar. Hem rüyalar ters çıkar derler, bu doğruysa oğlum dünyanın en iyi insanı olacak.” Diye düşünmeye çalıştıysa da, etkisinden kurtulması yine de tüm gününü aldı. Akşam yatağına yattığında düşünün etkisinden kurtulmuştu; ama aksakallı dede; ne o gece, ne de onu takip eden diğer gecelerde peşini hiç bırakmadı ve sürekli aynı sözcükleri tekrarladı.   Artık uyumaktan korkmaya başlamıştı. Gözünü kırpmadan yatağın içinde hareketsiz bir şekilde uzanıyor sabaha karşı gücünü yitirip daldığında dedeyle yine göz göze geliyordu. Günler ilerledikçe sinirleri giderek bozulmaya başladı. Sebepsiz yere çocuklara bağırıyor, tüm gün evin içinde hiçbir iş yapmadan dolanıp duruyordu. Kendi kendine, “Erkek doğuracağım ne malum belki, belki de kızım olur.” diyordu. On iki haftanın ardından doktora koşmuş ve oğlu olacağını öğrenince yıkılmıştı. 
Derdini ne arkadaşlarına, ne de annesine anlatabildi. Hayatında ilk kez kendi başına bir karar vermesi gerekiyordu ve bunu ötelemek için zamanı hiç yoktu. “Aldırmam lazım.” Diye karar verdiğinde, kocasının bir oğlan evlat için deli oluşu geliyordu aklına ve hemen bu fikrinden vazgeçiyordu. Aksakallı Dede’nin söylediklerini düşününce de vicdanı sızlıyordu. Hangi yola giderse gitsin ikisinde de mutsuz olacaktı. Sonunda yüreğinin sesini dinleyip doktora gitti. Kürtaj için yasal zamanın geçmiş olduğunu öğrenmesiyle biraz olsun rahatladı, karar vermesine gerek yoktu, devlet onun adına çoktan hüküm vermişti. O gece rüyasında dedeyi yeniden gördü.  Kaşları çatıktı. İnsanlığın geleceği açısından bir daha düşünmesi gerektiğini tekrarlayıp durdu.  Sabah ilk iş olarak bileziğini bozdurdu ve bu işi yapacak doktoru aramaya başladı.
Bacakları ayrık vaziyette işlemin bitmesini beklerken gözyaşlarını tutamıyordu. Doktorun her el hareketinde, vücudundan sadece cenin değil bugüne kadar öğretilmiş tüm değerlerin de birer birer koptuğunu hissediyordu. 
Muayenehaneden çıktığında sersem gibiydi. Aksakallı Dede sayesinde hayatında ilk kez kendi başına karar verme olanağını hissetmiş ve bunun sonunda kocasının en çok istediği varlığı vücudundan söktürüp aldırmıştı.
O gece Aksakallı Dede son defa rüyasına girdi. Yüzü gülüyordu. Gözlerinin içine uzun bir süre baktıktan sonra; Hayırlı bir iş yaptın Gülsün Sarı, bu yüzden sakın pişmanlık duyma.” dedi.
Şaşkınlıkla “Gülsüm Sarı’mı?” diye sordu.
“Evet.”
“Ama ben Gülsüm Sarı değilim ki?”
“Ya kimsin?”
“Gülsün Sarıcı’yım.”
“Sarıcı’mı? Niye en baştan beri söylemedi be kızım?
“Sormadın ki?”
“Pardon.” dedi Aksakallı Dede “karıştırmışım demek ki.”
“…”
“ Benim şimdi acilen diğer Gülsüm’ü bulmam lazım, zira iblisi doğuracak olan o” dedi ve göründüğü gibi biranda rüyasından uçup gitti.

 

                                                                                                              Atilla BİLGEN
23.06.2012
AYVALIK