KIRMIZI KURDELA
         Gelip alacaklardı onu, evinden çok uzaklarda bir yere götüreceklerdi. Kimdi? Hiç bir fikri yoktu. Tek bildiği; annesinin“Baban öyle uygun gördü.” demesi ve ardından çekmeceden çıkartıp uzattığı, otuz otuz beş yaşlarında tepesi açık bir adamın vesikalık fotoğrafıydı. Alnının başlangıç yerinde ada gibi duran bir tutam saçı, birbirine yapışık kalın siyah kaşlarının aksine seyrekti. Uzun kara kirpiklerinin arasında kaybolmuş misket büyüklüğündeki gözleri, nedense yılgın bir şekilde bakıyordu. Kepçe kulaklarının bitim noktasına kadar uzattığı zülüfleri, kalın ve uzun burnunun aksine dudakları gibi incecikti. Dikkatle incelediği fotoğrafı annesine geri verdiğinde, “İstemiyorum.” demişti. “Gönlünde başka biri mi var? Sıkılma söyle bana.” Diye sorduğunda ise, başını olumsuz anlamda iki yana sallamıştı. “Bak kızım, evlenme yaşın geldi artık. Çocuğun hali vakti de yerinde, üstelik ne içkisi var, ne de kumarı. Bir kız başka ne isteyebilir ki? İnan bana insanın kapısını her zaman böyle kısmet çalmaz. Hem babanın uzaktan akrabası da olur, nereden bakarsan bak kaçırılmayacak bir kısmet. Zaten biz onay verdik, sen de bırak şu inadı.” Diye ısrar ettiğinde sessizce başını öne eğip, “Olur.” demişti.
            Ayşegül, henüz yirmi yaşındaydı ve ilkokul mezunu bile değildi.  Üçüncü sınıfa kadar yaşamında her şey normaldi. Sokakta her gün gördüğünüz çocuklardan hiçbir farkı yoktu. Arkadaşlarıyla oynamayı öyle severdi ki; acıkmasa veya annesi pencereyi açıp avazı çıktığı kadar onu çağırmasa, eve gitmek aklına bile gelmezdi. Bunca yaramazlığına karşın dersleri de iyiydi. Hayallerinde, okuyup doktor olmak vardı. Ve bir akşam okul çıkışında tüm hayatı değişti. Önce sokakta oynamaktan vazgeçti, sonra da hayalinden.  Karanlıktan ve tek başına kalmaktan ölesiye korkmaya başladı. Yaşadığı tatsız olay herkes tarafından unutulduktan sonra kardeşleri dâhil tüm arkadaşları onun bu zaafıyla alay ettiler. Karanlık çökmeye başladığında; ya saklandıkları yerden garip sesler çıkartılar, ya da bir anda önüne çıkıp avazları çıktığı kadar bağırdılar. Ayşegül bu şakalara hiçbir zaman alışamadı. Her seferinde çığlık atıp katılırcasına ağlardı. O zamanlar annesinin götürmediği hoca kalmadı. Kimisi okuyup üfledi, kimisi ise muskalar yazıp boynuna astı; ama hiç biri derdine derman olmadı. Sonunda götürdüğü hocalardan birinin, “Evlilikte keramet vardır, hele baş göz etme yaşı gelsin hepsi geçer.” demesi üzerine Ayşegül’ün bu huyunu önemsememeye başladılar. Elektrikler aniden kesildiğinde veya zorunlu olarak evde yalnız kaldığında attığı çığlıklar olmazsa, çoktan unutmuşlardı bile.
Aslında ailesinin canını tek sıkan huyu; karanlıktan korkmasıydı, yoksa yalnız başına evden dışarı çıkmaması hoşlarına bile gidiyordu. Üstelik başından geçen o olayın korkusunu yüreklerinden bir türlü silip atamamışken… Kız kısmının yeri annesinin dizlerinin dibi olmalı diye düşünüyorlardı, böylece hem ev işlerini öğrenip annesine yardımcı olurdu, hem de yarın evlendiğinde bocalamazdı. Onun bu durumuna tek üzülen, abisiydi. Fırsat bulduğu tüm boş zamanlarında, İstanbul’da yaşadıkları halde kız kardeşinin bilmediği diğer İstanbul’a götürür, gönlünce gezdirirdi. Bu anlarda, korkusunu yenip kendi başına çarşıya çıkması için elinden geldiğince onu yüreklendirmeye çalışır, ama her seferinde başarısız olurdu. Bir akşam eve gediğinde Ayşegül’ü kenara çekip bir sprey vermiş ve “İşte korkularının ilacı. Sana saldırmaya kalkan birisi oldu mu çantandan çıkartıp yüzüne doğru sıkman yeterli. Beş on saniye içinde saldırgan bayılır.” demişti. Abisinden spreyi almasına rağmen, yine de korkusunu yenip tek başına dışarı çıkmayı denememişti.  
Evlenme düşüncesi, Ayşegül’ün hayallerinde hiç yer almadı. Bu yüzden; ne beyaz atlı prensini bekledi, ne de yaşıtları gibi gizli kaçamaklar yaptı. Yeteri kadar koruyamadıktan sonra doğum yapmanın anlamsızlığı, yüreğinden çocuk sevgisini de silip süpürmüştü. Tek amacı, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonraki yaşamını da ailesiyle birlikte geçirmekti. “Evlat istemedikten sonra, kim yavrusundan ayrılmak ister?” Diye düşündüğünden, bu arzusunun gerçekleşeceğinden emindi.  Hem; bütün gün annesine ev işlerinde yardım eden kendisi değil miydi, tıpkı ihtiyarlayıp yardıma muhtaç olduklarında bakacak olan gibi, o zaman evlenip ellere gitmesini niçin dilesinler ki? Annesinin; isteyip istemediğini bile sormadan, “Baban öyle uygun gördü.” diyerek damat adayının fotoğrafını göstermesine işte bu nedenle çok şaşırmıştı. Yetiştirilme tarzı ruhundan isyan kelimesinin anlamını silmemiş olsaydı o an “İstemiyorum.” diye haykırabilirdi; ama yapamadı, tıpkı erkeklerden nefret ettiğini söyleme cesaretini bulamadığı gibi Sevmiyordu erkekleri, özellikle siyah kıvırcık saçlı, kirli sakallı ve pis bıyıklı olanları. Televizyonda bile gördüğünde yerinden korkuyla irkiliyor, ekrandan gözlerini kaçırıyordu. Annesinin gösterdiği fotoğrafta en çok buna dikkat etmiş, kel ve bıyıksız olduğunu görünce rahat bir nefes almıştı.  Aradan bir süre geçince, adamın saçlarının dökülmeden önce kıvırcık olduğu ve bıyıklarını da yeni kesmiş olabileceği düşüncesi yüreğini korku içinde bıraktı.  Fotoğrafı çıkarıp dikkatle inceledi, kıvırcık olamazdı, ama ya yanılıyorsa? Ailesinden, özellikle de babasından korkmazsa mücadele etmek için her yolu denerdi, fakat buna cesareti yoktu.
Evlenmeyi kabul etmesine karşın, annesi onun her an fikir değiştirebileceğinden ölesiye korkuyordu. Babaları bir kere olur demişti, üstelik damat adayı uzaktan akrabalarıydı. Sözün bozulması durumunda, hem başları öne eğilecekti, hem de “Kızlarına laf geçiremeyenlerde şeref ne arasın?” türünden dedikodulara maruz kalacaklardı. Ayşegül itiraz etmemişti, fakat istekli olduğu da söylenemezdi. Oysa nerden balkırsa bakılsın iyi bir kısmetti. Tamam, birbirlerini görmemişlerdi; ama kendisi de öyle evlenmişti ve Allah şükür bundan hiçbir zaman pişmanlık duymamıştı. Yüreğini aklama telaşıyla, “Gezip tozarak evlenenlerin sonu malum.” diye içinden geçirdi ve ardından bu iş bitene kadar Ayşegül’ü gözünün önünden ayırmamaya karar verdi. Tüm boş zamanlarında evliliğin faziletlerini anlattı, yetmedi komşu kızları onunla konuşmaları için yardıma çağırdı. O günden sonra evin odalarında hep aynı cümleler yankılandı; “Çok iyi bir kısmet… Sana gıpta ediyoruz… Çok şanslısın…” Ayşegül tüm bu söylenenleri sessizce dinledi, ne karşı çıktı ne de sevinçlerine ortak oldu; ama farkında olmadan evlilik olayına alıştı. Kızlar kıkırdayarak gerdek gecesinden söz etmeseydiler neredeyse, “Dünya var olduğundan beri insanlar karşı cinsleriyle evlenip duruyorlar, demek ki korkacak bir durum yok.” diye düşünmeye başlayacaktı.
Kenan’ı, ailesinin öve öve bitiremediği damat adayını, ilk kez onu istemeye geldikleri akşam gördü. Gerçeği söylemek gerekirse o gece anlatılacak pek bir şey olmadı. Küçücük salonlarında oturacak yer kalmamıştı. Arka arkaya içilen sigaraların dumanları odada kesif bir bulut oluşturmuş, hiç durmaksızın konudan konuya atlayarak konuşan insanların oluşturduğu gürültü yoğun bir uğultuya dönüşmüştü. Ayşegül, mutfakta bir tabureye oturmuş kahveleri yapmak için annesinden gelecek işareti bekliyordu. Birkaç defa ayağa kalkıp kapının aralığından başını uzatarak Kenan’a bakmış, fakat net olarak görememişti. Amacına kahveleri hazırlayıp salona gittiğinde ulaştı. Kahveleri servis yaparken başı hep öne eğikti, ama sıra ona gelince tüm gücünü harcayıp yerden kaldırdı. Tepsiden fincanı almak için elini uzattığında ilk kez göz göze geldiler. Ürkek bakıyordu ve bu hali hoşuna gitmişti. Onun da en az kendisi kadar sıkılmış olduğu; alnında biriken ter damlarından, lacivert takım elbisesinin altına giydiği beyaz gömleğinin ilk düğmesini iliklememesinden ve sürekli çekiştirmekten sicim gibi uzayıp şeklini kaybetmiş olan kravatından belliydi. Parlayan alnının üstünde ada gibi duran saç kümesine baktı, kıvırcık değildi. O an ilk defa Kenan’ı sevebileceğini hissetti ve farkında olmadan gülümsedi. Gülümsediğini hissedince de, yüzü birden kızardı. Tepsiyi göğsüne yapıştırıp hızlı adımlarla salondan çıkarken, artık kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelen gerginliği biraz olsun azalmıştı. Misafirler evden ayrıldıktan sonra annesi yanına gelip, “Hayırlı olsun. Kısmetse gelecek ay nişanınız olacak.” dedi.
O günden sonra Kenan aileden biri gibi oldu. Çekinmeden evlerine gidip geliyor, bir süre annesi babasıyla konuşuyor, ardından Ayşegül’le oturuyorlardı. İlk günlerde annesinin gözetiminde olan bu buluşmalar, zaman ilerledikçe daha bir serbestlik kazandı. Artık salonda tek başlarına kalabiliyorlar, ya da birlikte dışarı çıkıp pastaneye, sinemaya gidiyorlardı. Önceleri birbirlerine sessizce bakarlarken, şimdi konudan konuya atlayarak uzun konuşmalar yapıyorlardı. Şüphesiz bunda Kenan’ı rolü çok büyüktü. Her görüştüklerinde öyle güzel öyküler anlatıyordu ki, susmasını hiç istemiyordu. Ayşegül’ün korkuları giderek azaldı, sonunda Kenan’ın erkek olduğunu bile unuttu. Arada aklına geldiğinde, “Tabi ki erkek; ama tıpkı abim, babam gibi, ondan bana bir zarar gelmez ki.” diye düşünüyordu. Evlenmeyi, cinselliği hiç hesaba katmadan bir oyun gibi algılamaya başlamıştı. “Sabah uyanınca, önce kahvaltısını hazırlar onu işe yolcu ederim, sonra da günlük ev işlerine girişirim. Akşam karşılıklı yemeğimizi yer, televizyon seyrederiz. Uykumuz geldiğinde de aynı yatakta yatarız; tıpkı evcilikte olduğu gibi…”
Nişanında sen derece rahattı, zira Kenan artık eskisi gibi esrarengiz bir siluet değildi, saygılı, sevecen, güler yüzlü bir insandı.  Kimseyle paylaşmasa bile onu sevmeye de başlamıştı. Üstelik nişanın yapıldığı düğün salonu gözleri kamaştıracak kadar aydınlık ve kalabalıktı. Tüm korkularının ortadan kaybolduğu o gece, hiç kimsenin beklemediği kadar konuştu,  güldü ve oynadı. 
Aile büyükleri beklemenin bir anlamı olmadığına karar verince, evlenmeleri için hemen gün alındı, o andan itibaren Ayşegül’ün monoton hayatı da tarihe karıştı. Yapılacak çok iş vardı ve önlerindeki zaman inanılmaz azdı. Sürekli bir koşuşturma içinde geçen bu günlerde; önce Kenan’ın kafasına göre dayayıp döşediği ev baştan aşağı yeniden gözden geçirilip yenilendi, ardından çeyizlikleri yeni yuvasına taşındı. Bu hengâme içinde Ayşegül’ün düşünmeye hiç fırsatı olmadı,  ona göre evcilik oyunu devam ediyordu ve bu oyunda başrolde olmaktan mutluydu. 
Son gece herkes yattıktan sonra annesiyle geç saatlere kadar oturdular. Kocasına karsı saygılı olması gerektiğini, gereksiz söylenmeler ve harcamalarla evin dirliğini bozmaması hakkında verdiği uzun öğütlerin ardından karşılıklı ağlaştılar. Tam yatacakları sırada annesi gözlerini ondan kaçırarak ilk gece neler yaşayacağını anlatmaya başladı. Usundan silmeye çalıştığı bu gerçekleri bir de annesinin ağzından duyunca, hayalinde yarattığı oyunun sonlandığını anladı. O an, odasının ışıkları yandığı halde birden karanlığa gömüldü ve annesinin varlığına rağmen kendisini yapayalnız hissetti. Sabaha kadar hiç uyuyamadı. Kısa süreli daldığı zamanlarda ise, düşünde siyah saçlı kıvırcık adamı gördü.  Kirli sarı dişlerini göstererek gülüyor ve “Özlem sona erdi. Yarın akşam beraberiz.” diyordu.
Gün ağarır ağarmaz yataktan kaldırdılar. Gelen akrabalardan evin içinde adım atacak yer kalmamıştı. Her kafadan bir ses çıkıyor, bir iş yapmadıkları halde herkes oradan oraya koşturup duruyordu. Onca kalabalıktan hiç kimse, ne yüzündeki solgunluğu fark etti, ne de incecik gergin kaşların altındaki gözlerin donukluğunu. Önce banyoya sokup vücudunun her noktasını yıkayıp sabunladılar, sonra da kuaföre götürdüler. Gelinliğini giymiş bir şekilde eve geldiğinde, babası kırmızı kurdeleyi beline sarıp bağlayıp alnından öptü. Odasında sessizce Kenan’ı beklerken annesi yanına gelip oturdu. Önüne eğdiği başını kaldırmadan, “Kurdele; ellerimin, dudaklarımın bakire olduğunu da gösterir mi? diye sordu.
“Ne biçim söz bu böyle, hiç öyle şey olur mu?”
“İyi o zaman. “
Düğününde, nişanının aksine zorunlu olmadıkça ne konuştu, ne de oynadı. Takı merasiminden sonra kendilerine ayrılan masaya oturdu ve tüm ısrarlara rağmen bir daha yerinden kalkmadı. Gecenin sonuna doğru önce uzak akrabalar terk etti düğün salonunu, sonra diğerleri. Yeni evine gitmek için arabaya bindiğinde, annesi gözü yaşlı bir şekilde yanaklarını öptü ve kulağına, “Kendine dikkat et kızım. Sana anlattıklarımı sakın unutma, sabah uyanır uyanmaz da hemen beni ara.” dedi.
Kenan’ın arkadaşları, apartmanın önüne kadar arabalarla onlara eşlik ettiler. Gecenin sessizliğini, sırtını yumrukladıkları sırada attıkları kahkahalar bozdu. İçeri girdiklerinde ne yapacaklarını bilememenin huzursuzluğuyla birbirlerine baktılar ve ardından sözleşmiş gibi yatak odası yerine salona geçip oturdular. Duyduğu heyecandan ötürü Ayşegül’ün yüzü solmuş, dudağı kurumuştu. Yüreği yerinden fırlayacakmışçasına atıyordu. Göz ucuyla Kenan’a baktı, kendisinden bir farkı yoktu. Uzun süren sessizliğin ardından Kenan yerinden kalkıp pencereye doğru yürüdü, elini perdeye uzattığı sırada birden vazgeçip geriye döndü. Gözlerini Ayşegül’e dikip bir süre öylece baktı. Konuşacakmışçasına genzini temizledi, yutkundu, ama dudaklarından tek bir söz bile çıkmadı. Tekrar yerine oturduğunda, ikisi de sihirli bir gücün bu sıkıntılı anı bertaraf etmesini ister gibiydiler. Boşuna bir bekleyişti ve bunu ilk olarak Kenan anladı, gülümseyerek “Sonunda evlendik.” dedi.  Ayşegül bir heykel gibi kaskatıydı, ne bir yanıt verdi ne de öne eğdiği başını kaldırıp yüzüne baktı. İlk cümleyi söylemiş olmanın verdiği cesaretle kolunu Ayşegül’ün omzuna koyup kendini doğru sıkıca çekti ve “Korkmana hiç gerek yok, seni hep sevip kollayacağım” dedi. Bir süre öylece oturdular. Ayşegül’ün korkularının sona erdiğini umarak ayağa kalktı ve elini uzatarak onun da doğrulmasına yardım etti. Yüzleri birbirine dönük bakıştılar. Sıcak nefesleri, samyeli rüzgârı gibi yüzlerini yakıyordu. Uyanan erkeklik organı pantolonunun orta yerini kabartmıştı. Daha fazla dayanamayacağını anlamasıyla dudaklarını, Ayşegül’ün sımsıkı kapalı dudaklarına yapıştırdı. 
Kenan sigara içmediği halde, Ayşegül önce keskin bir tütün kokusu duydu ardından çocukluğuna geri döndü.
İlkokul üçüncü sınıftaydı. Okuldan çıkmış yürüyerek eve geliyordu. İncecik bir yağmur yağıyordu. Hava da hafiften kararmaya başlamıştı. Oturdukları apartmanın önüne geldiğinde, siyah kıvırcık saçlı bir adam karşısına çıktı ve “Burada mı oturuyorsun?” diye sordu. “Evet.” Yanıtını aldığında da,  “Çok güzel o zaman Zehra Teyze’yi tanırsın, o da bu apartmanda oturuyormuş.” dedi.
“Tanımıyorum.”
“Tuhaf bana buranın adresini verdiler, galiba zemin katta oturuyormuş. Beni oraya götürür müsün?  Komşulara sorarız, belki onlar tanıyorlardır.”
Kendi apartmanlarının önündeydiler, bu yüzden yardım etmekte bir sakınca görmedi. Beraberce içeri girip merdivenlerden zemin kata indiler.
“İşte burası, ama Zehra Teyze diye biri yok, bu yönde Zümrüt Teyze karşısında da Ayşe Teyze oturuyor.” 
Sözünü bitirdiği sırada otomatik söndü. Adam da sanki bu anı bekliyormuşçasına sağ eliyle ağzını kapatıp Ayşegül’ü kömürlüğe doğru sürükledi.
“Bana bak güzel kız sesini çıkartmazsan canını yakmam, ama bağırırsan hiç acımam dilim dilim doğrarım seni.”
Korkudan donmuştu. Tehdit etmezse bile bağırıp yardım isteyecek gücü yoktu. Kendini zorlayarak başını sallayınca adam kirden rengi değişmiş elini ağzından çekti ve eğilip dudaklarına yapıştı. Ağzının içine dolan salyalar ve tütün kokusu midesini bulandırmasına rağmen, bir tepki veremedi. Dudağını dudağından ayırdığında adamın hırıltıları artmış, yüzü ter içinde kalmıştı. Ardından kemerini çözüp pantolonuyla birlikte külotunu aşağıya indirdi. Bacaklarının arasından sarkan et parçasını göstererek, “Bak burada hoşuna gidecek bir şey var, haydi tut bakalım.” dedi. Kaskatı kesilmişti. Ne hareket edebiliyor, ne de bağırabiliyordu. Bunun üzerine Ayşegül’ün elini yakalayıp bacaklarının arasındaki et parçasına götürdü.
“Çok güzel. Şimdi oyna bakalım.”
Avuçlarının arasındaki et parçası giderek büyürken adam kendinden geçmiş bir şekilde inliyordu. Tam bu sırada ışık yandı ve elinde kömür kovasıyla Zümrüt Teyze içeriye girdi. Onları bu vaziyette görür görmez avazı çıktığı kadar “İmdat sapık var. “ diye bağırmaya başladı. Adam, önce pantolonunu çekti, sonra da Zümrüt Teyze’yi iterek ok gibi merdivenlere doğru yöneldi ve bir anda gözden kayboldu. Bağırmalara koşan mahallenin delikanlıları peşinden koştularsa da, yakalayamadılar.

Kenan’ın dudaklarını öpmesiyle birlikte bu tatsız olayı tüm tazeliğiyle yeniden yaşamaya başlamıştı. Tüm vücudu elektrik çarpmışçasına titriyor, alev alev yanıyordu. “İstemiyorum.” Diye haykırmak istemesine karşın, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi donakalmıştı. Kenan, Ayşegül’ün arzuladığı gibi davranmamasını yaşadığı heyecana verdiğinden, üzerinde durmadı. Aksine elini sıkıca kavrayarak, “Haydi odamıza gidelim.” dedi.
“Odamıza mı?”
Orada ne olacağını çok iyi biliyordu. Bacaklarının arasındaki et parçasını… Birbirlerini sevmeleri için o işin olması çok mu gerekliydi?
Buna rağmen itiraz edemedi. Odalarına gittiler. Kenan hiç vakit kaybetmeden onu yatağa yatırıp öpmeğe başladı. Üzerine çıktığında bacaklarının arasındaki şişlik, Ayşegül’ün tüm dayanma gücünü yitirmesine sebep oldu. Hıçkırarak, “Lütfen Kenan, istemiyorum” dedi.
Kenan, oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi birden mahzunlaştı. Devam etmeyi deliler gibi istemesine karşın kenara çekildi ve “Kusura bakma üzerine çok geldim galiba. Neyse yarın tekrar deneriz” dedi.
Ayşegül yataktan kalkıp banyoya gitti. Soğuk suyla yüzünü yıkarken Kenan’ın son söyledikleri beyninde yankılanıyordu.
“Yarın yine deneriz. Yarın yine deneriz. Yarın olmazsa diğer günler…”
“İnan ben seni arada cinsellik olmadan da mutlu ederdim.” Diye mırıldandığı sırada birden gözleri parladı ve hızlı adımlarla dışarıya çıkıp koltuğun üzerine bıraktığı çantasından spreyi aldı.
Yatak odasına girdiğinde, Kenan sırtüstü yatağa uzanmış dalgın bir şekilde tavana bakıyordu.  Ellerini arkasında saklayarak yanına gidip üzerine eğildi. Kenan’ın mutsuz yüzü birden aydınlandı.
“Demek sonunda fikrini değiştirdin.”
“Evet hayatım. Yarını beklemek anlamsız, bitirelim bu işi “
Kenan onu sarmak için kollarını uzattığı sırada elinde sıkı sıkıya tuttuğu spreyi yüzüne doğrulttu ve bitene kadar aralıksız sıktı. Kenan önce şaşırdı, bağırdı, öksürdü, ardından da derin bir uykuya daldı. Usulca yerinden kalkıp mutfağa gitti ve çekmeceden en keskin bıçağı seçip çıkarttı. Geri döndüğünde Kenan derin bir uykuya dalmıştı. Yavaş hareketlerle önce pantolonunu, sonra da külotunu çıkarttı ve iki bacağının arasındaki et parçasını kökünden kesip odanın en uzak noktasına fırlattı.
Yatak bir anda kan gölüne döndü. Belindeki kırmızı kurdele kana bulanan gelinliğin içinde yitip gitti. Başını göğsüne dayayıp usulca okşamaya başladı.
“Seni seviyorum canım. Bak gördün aramızdaki tek engeli kökünden nasıl da hallettim.  Artık seni ne çok mutlu edeceğimi tahmin bile edemezsin...”

 

                                                                                                                      Atilla bilgen - atillabilgen@yahoo.com
07.10.2011