SANDAL 



İnsanlar gemi iskeleye yanaşmadan yerlerinden kalkmış, salonun orta yerinde huzursuzca bekleşiyorlardı. Bir adım daha öne geçme kaygısı içinde olduklarını, bakışlarından, kımıldanmalarından, birbirlerine çaktırmadan dokunmalarından rahatça anlıyordum. Bazıları, kafalarındaki bu planı gerçekleştirmek için bedenlerini kullanıyorlardı. O anlarda çarptıkları kişilerin kinayeli bakışlarına da aldırmıyorlardı, “Üzerime çıksaydın bari.” şeklindeki sözlerine de. Biraz daha kibar olanlar ise, “Bir dakika müsaade eder misiniz?” türünden bahanelerle öne geçiyorlardı. İşte bu tip yolcular geminin yanaşmasıyla birlikte tahtanın uzatılmasını beklemeden iskeleye atlamaya başladılar. Tüm bu anlamsız karışıklığı seyrederken o kadar dalmıştım ki, eşim uyarmasaydı neredeyse gemi hareket edecekti.  
İskeleden henüz çıkmıştık ki Mustafa’yla karşılaştık. Bizi görünce, “Nerede kaldınız? Geminin hareket ettiğini görünce kaçırdığınızı düşündüm.” dedi. Ayağına kadar gelen fırsatı kaçırmak istemeyen eşim, “Arkadaşının ne uyuşuk olduğunu bilmez gibi konuşuyorsun.” diye yanıt verdi.
“Huylu huyundan hiç vazgeçer mi, bu adam ilkokulda da böyleydi”
“İşin ucunda yemek olmasa alınacağım ama…”
“Yine iyisiniz. Filiz bu sefer gerçekten döktürdü. Neler hazırladığını söylesem inanmazsınız.”
“O zaman ne duruyoruz haydi gidelim.” Dedim ve hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Panoramik deniz manzaralı bir balkona sahip olduklarından, genelde Mustafa’larda toplanırdık. Sağ olsun Filiz; aklımıza estikçe telefon açıp, “Akşama mangalı yakın geliyoruz.” dememize hiç bozulmazdı. Aksine elinden geldiğince ağırlamaya çalışırdı. Eve vardığımızda hiç vakit kaybetmeden rakımızı açtık ve ardından kah; eski günlerden bahsederek, kâh; memleketin nereye gittiğini tartışarak geceyi sonlandırdık.  Kahvelerimizi içerken Mustafa bombayı patlattı “Biliyor musunuz dün bir sandal aldım.”
“Sandal mı? Neden? Diye sordum.
Bu yanıtım karşısında Filiz, “Gördün mü bak en yakın arkadaşın bile bunun gereksiz olduğunu söylüyor.” dedi.  Koruma içgüdüsüyle, “Ama meraklarımız farklı” demek zorunda kaldım. Boşuna telaşmışım. Uzun yıllar evli olmanın rahatlığıyla Filiz’in söylediklerini duymazlıktan geldi ve  “Yarın sabah balığa çıkıyoruz.”dedi.
“Balığa mı?”
“Elbette.”
“İyi ama senden böyle bir isteğimiz olmadı ki.”
“Hiç itiraz istemem sabah beşte hep beraber gidiyoruz.”
Eşim ve Filiz benden hızlı davranıp itiraz edince, söyleyecek sözüm kalmadı. Mustafa ile dördüncü sınıftan bu yana arkadaş olmamıza karşın, hakkımda bildikleri benim gösterdiklerimle sınırlıydı. Öyle olmasa; ne beni balığa çağırır, ne de ısrar ederdi. Bu kafayla sabah uyanamayacağını, uyansa da gece konuşulanları hatırlamayacağını düşünerek, “Gideriz koçum. “dedim. Sabahın köründe yattığımız odanın kapısı vurulana kadar da, hep bu umudumu korudum.
Uykudan kıvranmama karşın, Mustafa son derece dinçti. Yeni aldığı oyuncağıyla ilk defa oynayacak olan bir çocuk kadar da neşeli. Beni görünce; “Uyandın mı?” diye sordu.
“Hayır sadece kapıyı kimin çaldığını merak ettim.”
“Çok komiksin. Haydi giyin bekliyorum.”  
“Neden?”
“Balığa çıkacaktık ya, unuttun mu?”
“Saat kaç?”
“Beşe yaklaşıyor.”
“Yani beş bile değil, söylesene acelemiz ne?”
“Usta balıkçılar hep bu saate çıkarlar.”
“İyi ya onlar dönsünler biz acemiler sonra çıkarız.”
“Bırak komikliği de giyin, aşağıda bekliyorum. “ Dedi ve konuşmama fırsat vermeden gitti. Bildiğim
tüm küfürleri içimden ede ede hazırlanıp yanına indim. Deniz kenarına doğru yürürken sürekli olarak
sandalından bahsetti. Koya vardığımızda sandalı hakkında hayli bilgim olmuştu. Etrafıma bakınıp
onu kendi başıma bulmaya çalıştıysam da göremedim. Merakla,  “Nerede?” diye sorduğumda
köhne bir sandalı gururla gösterdi. Emekliliği gelmesine karşın geçimini sağlamak için çalışmaya
mecbur adamlara benziyordu. Bir zamanlar mavi ve beyaz olan renkleri de güneşten iyice solmuştu. 
“İşte teknem. Nasıl ama?”
Öylesine böbürlenerek sormuştu ki gerçeği söylenmeye cesaret edemedim.
“Aynı bizim gibi.”
“Zıpkın gibi yani.”
“Ellili yaşlara girdiğimizi anımsatayım mı?” Diye bir süre yüzüne baktım.
“Bir an önce atla da keyfini sür. Bu arada bende halatı çözeyim.”
“Sen gerçekten ciddi misin Mustafa?”
“Elbette, halatı çözmeden kayık nasıl hareket edecek ki?”
Bu yaşıma kadar ne sandala binmişliğim vardı, ne de balık tutmuşluğum. Kürek çekip çekemeyeceğimden bile haberim yokken, sabahın beşinde burada ne işim vardı? Ayrıca korkuyordum da… Denizi sevmesine severdim; ama kenarında oturup rakı içerken, ya da sıcaklardan bunalınca yüzdüğümde, hepsi o kadar. İçimden geçenleri kendime saklayarak, “Peki nereye gideceğiz ?” diye sordum.
“Biraz ileride balıkçılardan öğrendiğim bir nişan var, özellikle bu saatlerde orası balık kaynarmış.” 
İşaret ettiği yer görüş mesafemizin hayli uzağındaydı. Hakkımda bilmediği gerçeklerden biri de iyi yüzme bilmememdi ve oralarda başımıza bir şey gelirse kendimi kurtaramazdım. Bunu düşününce utanma duygumu da, erkekliğimi de bir kenara bırakıp, içimden geçenleri net bir şekilde söylemeye karar verdim.
“Sana rasgele bana da iyi günler.”
“Nereye?”
“Uyumaya.”
“Saçmalama her zaman uyursun, ama balığa her zaman çıkamazsın.”
“Oğlum zorla söyletme beni, korkuyorum, var mı ötesi?”
“Uzatma da atla şu kayığa.”
Bu son sözleri o kadar otoriter bir tarzda söylemişti ki, itiraz edemedim. Kayığın yanına gittiğimde birkaç metre açıkta olduğunu fark ettim ve durakladım.  Bunu Mustafa’ya söylediğimde gülerek yanıma geldi, halatı sıkıca kavrayıp kendine doğru çekmeye başladı. Sandal, cilveli bir kız gibi denizin içinde kıvrılarak yanımıza geldiğinde ise “Atla hemen.” dedi.
Bildiğim tüm duaların eşliğinde dediğini yaptım. Dizlerimi kenarlara çarpmamı saymazsak, kazasız belasız bu işi becermiştim. Dalgaların etkisiyle beşik gibi sallanıyordu. Bulantımı kontrol etmeye çalışırken, bir yandan da iki kenarına sıkı sıkıya tutunmuştum.
“İpi çözüyorum. Küreklere asılıp bana doğru gel.”
“Küreklere mi?”
Bu işin nasıl yapılacağını seyrettiğim filmlerden az çok biliyordum.  İki küreği avuçlarımla kavrayıp ileri geri yönlerde hareket ettirecektim. Birkaç kez deneyince, gerçek hayatın filmlere benzemediğini bir kez daha anladım. Lanet olası kürekleri hareket ettirmek çok zordu, özellikle sağ taraftakini. Bırakın çekmeyi yerinden bile oynatamıyordum. Sabırsızlıkla beni bekleyen Mustafa’ya bu durumu söylediğimde ipini çözmemi söyledi.  Eğilip dediğini yapınca rahatladı. Hiç bilmediğim bir olayı başarmanın gururuyla sağ elimi havaya kaldırıp “Tamamdır” diye haykırdım. İşte tam o anda kürek denize düştü ve yakalamama fırsat kalmadan akıntının etkisiyle uzaklaşıp gitti. 
“Diğer küreğe asıl ve bana doğru gel.”
Yerime oturup kalan küreği iki avucumla sıkı sıkıya tuttum. Yüreğim yerinden fırlayacakmışçasına atıyordu. Bir şey olmayacağını, az sonra tüm bu yaşananlara kahkahalarla güleceğimizi kendi kendime tekrarlıyordum. Ancak Mustafa’nın söylediklerini yapmaya çalışmak hiç kolay değildi, tüm gücümü verdiğim halde küreği yerinden oynatamıyordum.
“Bana doğru çek,  bana doğru.”
“Böyle haykıracağına başka çare üretsene, görüyorsun beceremiyorum.”
Tüm canım uçup gitmiş gibiydi. Kollarımda bir çay kaşığını bile kaldıracak derman kalmamıştı. Son bir gayretle yeniden çekmeyi denedim. Bedenim öne arkaya yaylansa da kürek yerinden oynamadı. Birkaç saniye dinlenip bir daha, sonra bir daha uğraştım; ama yine üstesinden gelemedim. Soluk soluğa kalmıştım. Alnımdan akan terler gözlerimi yakıyor, poyraz içimi titretiyordu. Kıyıdan sadece üç dört metre uzakta olmama karşın beceriksizliğim sayesinde geri dönemiyordum. Kendi kendimi, “Sakin ol be oğlum. Biraz dikkat edersen yaparsın, haydi göreyim seni.” diye doldurunca bir kez daha denemeye karar verdim. “Ya Allaaah.” Diye haykırıp olanca kuvvetimle abandım.  “Çattttt” Küreğin elimde kalan parçasına şaşkın bir şekilde bakarken, akıntının etkisiyle sandal hızla kıyıdan uzaklaşıyordu. Birilerinin yardımıma gelmesi için dua etmeye çalıştım, korkudan aklıma hiçbir şey gelmedi. Kuruyan dudaklarımı aralayıp avazım çıktığınca “İmdaaaat” diye haykırdım.
Yardımıma kimse gelmedi. Sandal biraz daha ilerlerse yüzerek de geri dönemezdim. Artık kurtulmak için önümde tek bir seçenek kalmıştı. Daha fazla düşünmeden ayağa kalktığım gibi buz gibi denize atladım.
Nefes nefese kıyıya ulaştığımda sandal gözden kaybolmuştu. Mustafa saatler sonra bir motorla aramaya çıktıysa da, bulamadı. Ya kayalıklara çarpıp parçalanmıştı ya da birileri sahipsiz diye el koymuştu.
Mustafa benim hala en iyi arkadaşım; ama yeni bir sandal aldığından beri bizi hiç adaya çağırmıyor.

 

                                                                                                                 Atilla Bilgen
25.06.2012
AYVALIK