TK2818

Sınıfta yerime oturmuş sabırsızlıkla sıranın bana gelmesini bekliyordum. Ön sırada oturan öğrencilere verilen sınav kâğıtları elden ele geçirilerek dağıtılıyordu. Bu sınavı da verirsem sonunda okuldan mezun olacaktım. İşi şansa bırakmak istemediğim için günlerdir deliler gibi çalışmıştım Bana uzatılan tomardan kendi kâğıdımı alıp gerisini arkaya uzattığımda heyecanım artık son haddine ulaşmıştı. Ter içindeydim ve ellerimin titremesine engel olamıyordum. Hızla sorulara göz attım, çoğunluğunu biliyordum ve bu da geçmeme yeterdi. Bir anda rahatlamıştım. Yanıtlamak için kalemi elime alıp öne doğru eğildiğim sırada, birden zihnim boşalıverdi. Elimde kalem öylece kalakalmıştım. Soruların yanıtını bilmeme rağmen, aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Çaresizce etrafıma bakındım; benim haricimde herkes bir şeyler yapmak için çabalıyordu. Bu durum daha çok paniklememe sebep oldu. Boş oturduğum belli olmasın diye yazıyormuş gibi yaptım. Bu davranışım sadece görüntüyü kurtarmıştı, içim hala acıyordu. Az önce masmavi olan gökyüzü yüreğimin daralmasına eşlik ediyormuşçasına, önce ışığını yitirmeye başladı, sonra da tamamen karardı. Gözetmenin ağır hareketlerle yerinden kalkıp duvardaki elektrik düğmesine dokunmasının, üzerime karabasan gibi çöken kasvete hiçbir yararı olmadı.  Bu arada kalemim ve silgim arasında anlamsız bir didişme başlamıştı.  Yılgınlık içinde aklıma gelen ilk düşünceyi önümdeki sınav kâğıdına yazıyor, ardından telaşla siliyordum. Parmaklarım yazmaktan yorulmuş, kâğıt silinmekten aşınmaya başlamıştı. Sıkıntıyla başımı yana doğru çevirip pencereye doğru baktım; dışarıda yağmur başlamıştı. Hava bir şekilde kendini rahatlatmayı becermişti; ama ben hala umutsuzca çırpınıyordum. Bir an her şeyi boş verip kendimi dışarıya atmayı ve nereye gittiğime dikkat etmeden sokaklarda başıboş bir şekilde dolanmayı aklımdan geçirdim. Böyle düşünmeme karşın yerimden kımıldayamadım. Masasının kenarına hafifçe ağırlığını vermiş bir şekilde bizi izleyen gözetmenin, “Son beş dakika.”  demesiyle birlikte birden zihnim aydınlandı ve yanıtları anımsadım. Silinmekten delinmeye başlayan cevap kâğıdımı hızla doldurmaya başladım. Deliler gibi yazıyordum. Birinci soruyu henüz bitirmiştim ki otoriter bir sesle “Süre doldu.” dedi. Yarıda bırakamazdım. Sağa sola bakmadan hızla yazmaya devam ederken başucuma geldi. Bedenimle kâğıdımın üzerine kapandım ve  “Daha bitirmedim. Lütfen biraz daha zaman tanıyın. “ dedim.  Üzgün olmayan bir ses tonuyla, “Üzgünüm, duyduğun gibi zil çaldı.” dedi. Ellerimle kulaklarımı kapatıp “Ama ben duymuyorum.” diye haykırırken önümdeki kâğıdı çekip aldı.

Zilin kulakları tırmalarcasına sürekli olarak çalması, bir kadının öfkeyle “Kapat artık şunu.” diye bağırmasına sebep oldu Haykırmanın kimden çıktığını görmek için etrafıma bakındım, ama sınıfta benden başka kimse yoktu. Ürktüğümü belli etmemeye çalışarak, “Sanırım ses dışarıdan geliyor.” diye kendimi sakinleştirmeye çalışırken tüm bedenim birden sarsılmaya başladı. Korkuyla yerimden sıçrayıp gözlerimi açtım; yataktaydım ve eşim omuzlarımdan beni sarsıyordu. Şaşkınlıkla ona doğru bakarken, “Ne olursun kapat artık şu saatin alarmını.” dedi. “Saat mi? Ne saati?” Diye sordum. Sıkıntıyla bir iç geçirdi, ardından sol yanımdaki komodine doğru zorlukla uzanıp alarmı kapattı ve   “İşte bunu.” dedi.

“Söylesene seni bu kadar sersemletecek ne rüya gördün?”.

“Sınavdaydım.”

“Ve her zamanki gibi ne boş verip dışarı çıkabildin, ne de soruları çözebildin, öyle değil mi?”

“Pek sayılmaz, bu sefer tam yapıyordum; ama süre yetmedi.”

“Ben dinlemekten bıktım, sen bu rüyayı görmekten bıkmadın. Neyse ben biraz daha yatacağım.” Dedi ve yorganı burnunun ucuna kadar çektikten sonra sırtını dönüp uyumaya devam etti. Yavaşça dokunup,“İşe gitmeyecek misin?” diye sordum.

“Bugün izinliyim.”

Sersem gibiydim.  Bir an her şeyi boş verip bende uyumaya devam etmek istedim, ama düşümde sınıftan çıkmayı beceremediğim gibi bunu da yapamadım. Çaresizce yerimden kalkıp duşa girdim. Sıcak suyu sonuna kadar açarak kendime gelmeyi bekledim. Tras olup dişlerimi fırçaladım. Giyinmek için yatak odasına gittiğimde eşim yeniden derin bir uykuya dalmıştı. Sessizce giyindim ve işe gitmek üzere evden dışarı çıktım.

Her geçen gün biraz daha yoğunlaşan trafiğin içinde arabamla ilerlemeye çalışırken, yıllardır aynı yollardan geçerek aynı işyerine gitmenin yılgınlığına daha ne kadar süre dayanabileceğimi düşünüyordum. Etrafıma bakındığımda gördüğüm insanlar bile neredeyse aynıydı ve eskiden aldırmadığım bu monotonluk artık beni rahatsız ediyordu. Kendimden başka kimseyi suçlayamazdım, zira dünyanın bir noktasında gönüllü olarak durmuş, etrafıma ev ve işyerimden oluşan küçük bir daire çizmiştim. Kendi yarattığım bu fasit çemberden bir gün sıkılıp dışarı çıkmak isteyebileceğimi hiç düşünmediğimden herhangi bir yerine kapı koymak da hiç aklıma gelmemişti.  Şimdi bu çemberin duvarlarını çaresizce yumruklarken, giderek daha çok dibe vurduğumu hissediyordum.

İşyerine girdiğimde düşünmekten başım çatlarcasına ağrıyordu. Üzerimdeki gerginlik yüz ifademe de yansımıştı; kaslarım çatılmış, alnımdaki kırışıklıklar daha çok derinleşmişti. Gün yeni başlıyor olmasına rağmen kendimi son derece halsiz hissediyordum.  Odama gireceğim sırada sekreterim gülen gözlerle ayağa kalkıp neşe dolu bir ses tonuyla “Günaydın.” dedi. Bu kadar enerji dolu olmasını kıskanmıştım. Zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştım; ama bu çabam yüz ifademi daha da biçimsiz bir hale getirmiş olmalı ki tebessümü dudaklarından silindi. Ürkek bir şekilde “İyi misiniz?” diye sordu.

“Biraz başım ağrıyor hepsi o kadar.”

“Sevindim.”

“Sevindin mi?”

“Tabi ki başınızın ağrımasına değil, önemli bir derdinizin olmadığına, zira bugün doğum gününüz. Mutlu yıllar.”

“Doğum günüm mü?”

“Otuz kasım değil miydi?”

“Haklısın; ama tamamen unutmuşum. Benim yaşıma gelince insan ne hale geliyor gör.”

“Kaç yaşına girdiniz ki?”

“Altmış birli olduğuma göre elli.”

“Doğrusunu söylemek gerekirse hiç göstermiyorsunuz.”

“Kim patronuna yaşınızdan büyük görünüyorsunuz diyebilir ki? Yine de teşekkürler, haydi şimdi bana sade bir kahve yap da kendime geleyim

Ceketimi çıkartıp koltuğuma oturduğumda elli yaşın ne ifade ettiğini düşünüyordum. On sekiz yaş büyümenin belirtisiyse, elli yaş da ihtiyarlamanın olmalıydı. Çocukken bu yaşlardaki insanlara ihtiyar gözüyle bakıp “Yaşadığı kadar yaşamış, artık ölse de olur.” diye aklımdan geçirirken, şimdi durumun böyle olmadığını açıkça görüyordum. Kim bilir, belki seksenli yaşlarda da aynı duyguları hissedecektim.  Ama şurası bir gerçek ki, ilk elli yıl hep mücadeleyle geçmişti ve bu zaman zarfında hayallerimi sürekli erteleyip durmuştum. Oysa yaşamla aramda bir sözleşme yoktu. Bunu bilmeme rağmen, “Hep gelecekte” demiştim “gelecekte tüm işlerimi bırakıp kendime zaman ayıracağım.” Bugün elli yaşına girmiştim ve henüz hiçbir hayalimi gerçekleştirememiştim. Artık önümde muhtemelen kısa bir ömür kalmıştı ve ben hala nasıl davranacağımı bilemiyordum.

Sekreterimin getirdiği kahveden bir yudum aldıktan sonra koltuğa sırtımı yaslayıp gözlerimi kapattım. Arkamda elli sene bırakmış olmama rağmen henüz istediğim hayatı yaşamadığımı hissediyordum ve bu gerçek, karanlık bir boşluk gibi beni ürkütüyordu. Tutunacak bir dal bulmanın umuduyla geride bıraktığım yılları düşünmeye başladım. Mutlu bir evliliğim ve maddi bakımdan beni tatmin eden iyi bir işim vardı; ama tüm bunlar şu an için bir şey ifade etmiyordu. Bugün ölecek olsam gözüm açık gidecekti. Bu sıkıntıyla kahvemi bir yudumda bitirip ayağa kalktım ve odamda dolaşmaya başladım. Bir yandan da kendi kendime konuşuyordum.

“Birazdan kalp krizi geçirip ölsem en çok neyi gerçekleştiremediğime üzülürüm? Galiba hiç özgür olamadığıma, zira hayatım boyunca hep bir yerlere bağlı kaldım; aileme, okula, işe evlenince de eşime. Ancak bunu tam olarak isteyip istemediğimi de bilmiyorum. Gerçekleştirdiğimde belki de yine mutsuz olup bugünlerimi arayacağım; ama en azından içimde ukde olarak kalmayacak. Ölmeden önce bunu kesinlikle denemek zorundayım. Bugün de iyi taktım ölüme. Kolay değil tam elli yaşındayım, bir ayağım çukurda sayılır artık…  O zaman neden hala çalışıyorum? Hiç değilse bugün dışarı çıkıp özgürce dolaşabilmeliyim. Akşama da illaki bir kutlama vardır ona katılırım. Eşim ne planladı acaba? Herhalde tüm arkadaşlarımı eve toplayıp sürpriz bir parti yapar. Eve girdiğimde ortam sessizdir. Eşim bir kösede oturmuş televizyon izliyordur. Sonra herkes saklandıkları yerden çıkıp bir ağızdan yeni yaşımı kutlarlar, yeni yaşımdan mutlu olup olmadığımı bilmeden. Evet, böyle yapacağından eminim, öyle olmasaydı senelerdir yaptığı gibi sabah uyanır uyanmaz kutlardı. Doğum günü benim değil mi, o zaman ne istediğimi neden bana sormuyor? Belki ben böyle bir parti yerine evde baş başa bir kutlamayı tercih edeceğim… İyice saçmalamaya başladım, en iyisi bugün çalışmamak. Önce biraz dolaşır ardından deniz manzaralı bir yerde birkaç duble içerim, akşama da eşim ne planlamışsa onu yaparım.”

Düşümde sınavı yarıda bırakamadığım gibi, işyerinden de çıkmayı beceremedim. . Tüm randevularımı iptal etmesi için sekreterimi çağırdığımda; bir müvekkilin beklediğini ve ısrarla benimle görüşmek istediğini söyledi. Çaresizce baktım.  Sonra biri daha geldi, ardından biri daha ve film koptu. Akşam beşe kadar aralıksız çalıştım. İşten çıktığımda; yorgun, bıkkın ve halsizdim.  Bu yüzden en büyük isteğim eşimin doğum günümü unutmasıydı. Bu ihtiyar bedenim bu saatten sonra ne parti kaldırabilirdi, ne de romantik bir yemek. Aklımdaki tek düşünce bir an önce eve gidip bir şeyler atıştırmak, ardından da erkenden uyumaktı. Kolay değil artık elli yaşındaydım ve sağlığıma her zamankinden fazla dikkat etmeliydim.

Sürpriz parti planlarını bozmak istediğimden, zili çalmak yerine anahtarımı kullanmayı tercih ettim. Ev terkedilmişçesine sessizdi. Eşime seslendiysem de, bir yanıt alamadım. Ayakkabılarımı çıkarıp tüm odalara baktım, kimse yoktu. Kötü olmuştum. Tamam, parti filan istemiyordum; ama en azından bu akşam beni yalnız bırakmaması gerekirdi. Kendi kendime, “Aman sende”  dedim “böylesi çok daha iyi, ayaklarımı uzatıp bir güzel dinlenirim.”  Salondaki koltuğa uzanıp gözlerimi kapatmam bir işe yaramadı, zira aklım eşimin nerede olduğuna takılmıştı. Onca merakıma rağmen gururum telefonla aramamı da engellemişti. Oturduğum yerden kalkıp evin içinde bir süre amaçsızca dolandım, ardından pencereden dışarıyı seyrettim. Vakit bir türlü geçmiyordu. Mutfağa gidip buzdolabından şarap şişesini çıkartıp kendime bir bardak şarap doldurdum ve yeniden salona geçip koltuğa oturdum. Kadehimi kaldırıp kendime mutlu yıllar diledim, sonra da içmeye başladım. İçkimi bitirdiğimde aradan yarım saat geçmişti ve hala bir haber yoktu. Şarabımı tazelemek için yerimden kalktığım sırada kapı açıldı ve eşim içeriye girdi.

“Merhaba hayatım, geciktim kusura bakma. Gülay ile beraberdik. Önce alışveriş sonra kahve derken, zaman nasıl geçti anlayamadık.  Umarım merak etmemişindir. “ 

“Telefon edebilirdin.”

“Haklısın, ama sen de edebilirdin.”.

“Geç kalan ben değildim ki...”

Yüzüme bir süre baktı. Bu bakışın ardından fırtınanın kopacağını bilecek kadar eşimi iyi tanıyordum. Önce eski defterleri açıp yıllar içinde yaptığım hataları sayacak, sonra da özür diletene kadar benimle konuşmayacaktı. Ama bu sefer ben haklıydım ve asla geri adım atmayacaktım.

“Açsındır hemen bir şeyler hazırlayayım.”

Böyle konuşmasını beklemediğim için şaşırmıştım. Yine de belli etmemeye çalıştım ve kırgın bir ses tonuyla, “Aç değilim.” dedim.

“Elindeki kadehe bakılırsa yalnızca aç değil aynı zamanda içkilisinde. Hayırdır kendi kendine neyi kutladın?

“Bir şey yok, sadece canım istedi.”

“Güzel, sen içerken bende üstümü değiştireyim bari.”.

“Bu kadar mı? Başka bir şey demeyecek misin?

 “Ne dememi istiyorsun?

“Bilmem.”

“Bu akşam bir hoşsun doğrusunu, neyse rahat bir şeyler giyeyim sonra ağzında ne gevelediğini nasılsa öğrenirim.”

Ardından yanıt vermemi beklemeden hızla yanımdan ayrılıp yatak odasına gitti. İşyerinden gelirken arzuladığım gibi yine yalnız kalmıştım, ama nedense bundan da mutlu değildim. “Şuraya bak daha ne istediğimi bile bilmiyorum, bu durumda nasıl hayattan zevk alabilirim ki?” Diye mırıldanarak mutfağa gittim ve boşalan bardağımı yeniden doldurdum. Salondaki koltuğuma oturup şarabımı içmeye başlamıştım ki yanıma geldi. Bakışlarımı ona doğru yöneltince bir şaşkınlık daha yaşadım. Üstünü değiştirmesine değiştirmişti,  ama giydikleri alışık olduğum ev kıyafetlerinden çok farklıydı. Bir partiye katılacakmışçasına şık giyinmiş ve makyaj yapmıştı. Bardağımı sehpaya bıraktıktan sonra “Hayırdır bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum.

“Evet. Dışarıya.”

“Bu saatte mi?”

“Saatin nesi var? Gece daha yeni başlıyor, alınma ama senin için çökmüş. Hem tek başıma değil beraber çıkıyoruz.”

 “Hiç halim yok kendi halime bırak beni.”

“Benimle geleceksin tartışma istemem.”

“Lütfen ısrar etme, yoğun bir gün geçirdim ve çok yorgunum zaten birazdan yatacağım.”

“Hem de bu gece, hayatta izin vermem.”

“Bu gecenin ne özelliği var ki?”

“Bu gecenin ne özelliği mi var? Bu gece benim canım doğdu, mutlu yıllar bir tanem.”

“…”

“Unuttum sanmıştın değil mi?

“Bilmem, hiç düşünmedim.”

“Nasıl avukatsın sen öyle, hiç yalan söyleyemiyorsun?  Boğazda çok güzel bir yer buldum ve hemen yer ayırttım, haydi üstünü değiştir de bir an önce çıkalım.”

Çağırdığımız taksiye bindiğimizde saat sekize geliyordu. O gece trafik alışılmışın aksine hiç yoğun değildi. Restoranın bulunduğu yerin karşı tarafında taksiden indiğimizde, aradan henüz on beş dakika geçmişti. Karşıya geçmek için adımımı attığım sırada, ayağım birden kaldırımın kenarına takıldı ve caddeye doğru yüzükoyun bir şekilde düştüm. Önce eşimin çığlığını, ardından sert bir fren sesi duydum. Başımı yerden kaldırdığımda, gözümün tam önünde bir araba lastiği duruyordu. Aramızda on santim bile yoktu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken arabasından inen şoför “ Dikkat etsene be kardeşim, neredeyse başımı belaya sokuyordun.” diye bağırmaya başladı.  Başımıza toplanan insanların bir kısım beni yerden kaldırmaya çalışırken, bir kısmı da şoförü sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu arada eşim sinir krizi geçirircesine ağlıyordu. Ayağa kalkıp şoförden özür dilediğimde hala olayın ciddiyetini anlamış değildim Restorana girdiğimizde eşim, sürekli olarak hıçkırıyor ve “Hiç dikkat etmiyorsun, neredeyse ölüyordun.”diyordu. Garsonun eşliğinde masamıza vardığımızda tüm arkadaşlarımın orada olduğunu gördüm. Görünümümüz pek normal olmamalıydı ki, daha selamlaşmadan kötü bir olay olup olmadığını sordular. Eşim gözyaşları eşliğinde olup biteni anlatınca; “Oğlum resmen ölümden dönmüşsün, şu andan itibaren ikinci hayatını yaşıyorsun.” dediler.  İşte o an birden kendime geldim ve geçirdiğim tehlikenin farkına vardım.

Artık ne tek kelime duyabiliyordum ne de kimseye yanıt verebiliyordum. Koca restoranda tek başıma gibiydim ve sürekli olarak o anı düşünüyordum. “Bu gece ölümden dönmüşsem- ki döndüm bunun tek anlamı bana yeni bir hayatın armağan edilmesidir. Bundan böyle hayallerimi gerçekleştirmek için beklemek anlamsız, elli yıllık eski hayatım az önce bitti. Geçmiş hayatımın her anısı artık bir başkasına ait. Sınavı boş verip bir an önce sınıftan çıkmalı ve yeni bir yaşama başlamalıyım. Güzel düşünce; ama uygulaması çok zor. Her şeyden önce sorumluluklarım var. Peki ya hayatım? Hemen şimdi bir karar vermeliyim, ertelersem bir daha başaramam.”

Ani bir kararla ayağa kalktım ve eşime, “Tuvalete gidiyorum.” diyerek dışarı çıktım. Önüme çıkan ilk taksiye bindiğimde nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Şoför, “Nereye Abi?” diye sorduğunda aklıma gelen ilk düşünceyi söyledim; “Havaalanına.”  Taksiden indiğim sırada telefonum çaldı, arayan eşimdi. Onu yalnız bıraktığımdan dolayı zaten vicdan azabı çekiyordum, araması bu duygumu arttırmaktan başka bir işe yaramamıştı. “Neden bu kadar çok üzülüyorum ki, az önce ölmüş olsaydım yine bir başına kalacaktı. Eğer beni gerçekten seviyorsa bu kararımdan dolayı mutlu olması gerekir.” Diye düşünerek telefonu açtım.   

“Neredesin?”

“Sonunda sınıftan çıkmaya karar verdim.”

“Ne diyorsun, hiç anlamıyorum seni.”

“Bu son şansım. Bunu değerlendirmem lazım.”

 “İyi değilsin, nerede olduğunu söyle hemen geleyim.”

“Boşuna uğraşma zira gidiyorum.”

“Nereye? Neden? “

Yanıt vermeden kapattım ve cep telefonumu polis kontrolünden geçtiğim noktada bıraktım Bilet satılan bankoya gidip ilk uçağın ne zaman kalkacağını sordum.

“Nereye olan uçak?”

“Nereye olursa olsun.”

“Yirmi iki elli beş Samsun uçağı var.”

“Samsun mu? Neden olmasın.”

“Uçuş numaranız TK 2818, kapı numaranız 404, iyi uçuşlar.”

Yarım saat sonra uçaktaki koltuğuma oturmuş, Samsun’a doğru uçuyordum. Uçaktan oldum olası korkardım, bu yüzden ancak havalanıp ikaz lambaları söndükten sonra gözlerimi açabildim. Yanımda, otuz beş kırk yaşlarında bir adam oturuyordu. Siyah takım elbisesinin içine yine siyah renkte bir kazak giymişti. Arkaya doğru taranmış saçları, tıpkı giysileri gibi simsiyahtı. Yan yana oturmamıza karşı, başı benimkinden neredeyse iki karış daha yukarıdaydı. Bacaklarının orta yerinde bir defter, elinde de kalem vardı. Ona doğru baktığımı hissedince bana doğru dönüp gülümsedi. Dişleri kıskanılacak ölçüde beyaz ve düzgündü. “Korkuyorsunuz galiba.” dedi. Olumlu anlamda başımı salladım. Bir süre daha bana baktıktan sonra önündeki defterle ilgilenmeye başladı.  İster istemez benim de bakışlarım o yöne kaydı. Sayfa baştan aşağıya isimlerle doluydu ve en alttaki isim haricinde hepsinin üstü çizilmişti. Dikkatle hepsini kontrol ettikten sonra bana dönüp, “Şenol Günaydın öyle değil mi?” diye sordu. İsmimle hitap etmesine şaşırmıştım, yüzüne dikkatlice baktım, kesinlikle tanımıyordum. Uçuş anketi yaptığını düşünerek “Evet.” dedim. Onaylamam üzerine en alttaki ismin üzerini de çizdi ve  “Gelmeyeceksiniz diye çok korkmuştum.” dedi.  Yerimden hafifçe doğrularak, “Tanışıyor muyuz?” diye sordum.

“Şahsen değil; ama inanın beni çok iyi tanıyorsunuz. İşimi bir seferde halletmek için listemdeki tüm insanları türlü bahanelerle bu uçağa topladım, bir sizin gelip gelmeyeceğinizden emin değildim.”

“Ben de son dakikada karar verdim.”

“Biliyorum. Ve inanın buna çok sevindim. Yoksa geri dönüp bir de sizinle ayrıca uğraşmak zorunda kalacaktım. Doğrusunu söylemek gerekirse bu pek işime gelmezdi, artık eskisi gibi genç değilim, çabuk yoruluyorum.”

“Söylediklerinizden hiçbir şey anlayamadım, kimsiniz?

 “Kim miyim? Hangi birini söyleyeyim, zira insanoğlunun bana taktığı çok isim var, ama galiba en yaygını olanı Azrail.”

“Azrail mi? Delisiniz?”

“Haklısınız. Bu işi binlerce yıldır yapıyorum ve inanın bana akıllı bir meleğin yapacağı iş değil. Sizden ne istediğime gelince; bu dünyadaki vadeniz maalesef yirmi üç otuz itibarıyla doluyor. Ama siz daha bir saat öncesine kadar restoranda oturmuş arkadaşlarınızla doğum gününüzü kutluyordunuz ve uçağa binmeye hiç niyetiniz yoktu. Bu durumda uçağı düşürdükten sonra özel olarak sizin için geriye dönecektim, bu da benim için çok yorucu olacaktı. ”

Aceleyle saatime baktım, yirmi üçü yirmi beş geçiyordu. Bu durumda sadece beş dakikalık bir ömrüm kalmıştı. İnanmasam bile huzursuz olmuştum.

“Saçmalıyorsunuz.”

“Olabilir, ama ya değilse? Bence sorgulayacağınıza önünüzde kalan son beş dakikanızın keyfini çıkartın.” Dedi ve gözlerini kapattı. 

Adamın yalancı olduğunu hissetmeme rağmen yine de huzursuz olmuştum. Önlenemez bir şekilde sürekli olarak saatimi kontrol etmeye başladım, bir yandan da bu kadar saf olduğum için kendime kızıyordum. Saat yirmi üç otuz olduğunda nefesimi tutup etrafıma bakındım, her şey normal gözüküyordu.  Birkaç saniye daha bekledim, değişen bir şey olmadı.  Yanıldığını söylemek için Azrail olduğunu iddia eden adama döndüğüm sırada, önce kulakları sağır eden bir patlama sesi duydum ardından her taraf zifiri bir karanlığa gömüldü.

“Şenol Bey... Şenol Bey… Beni duyuyorsanız lütfen gözlerinizi açın.”

“Bakın bakın sonunda gözünü açtı.”

“Nasılsınız?”

Diye sordu başucumdaki beyaz önlüklü bir adam. Şaşkınlıkla etrafıma bakınırken eşimin ve arkadaşlarımın da yanımda olduklarını gördüm. “Onlarda mı öldüler?”  Diye düşündüğüm sırada eşim; “Allaha şükürler olsun kendine geldin hayatım. Restoranda birden kendinden geçtin. Tüm çabalarımıza karşın seni ayıltamayınca apar topar hastaneye getirdik. Doktor; korkulacak bir şey olmadığını, travmaya bağlı bir beyin sarsıntısı geçirdiğini söyledi. Ancak kontrol maksadıyla birkaç gün hastanede kalman gerekliymiş.” dedi.

                                                                                                                                                  

                                                                                    Atilla Bilgen - atillabilgen@yahoo.com

 

                                                                               

                                                                       07.12.2011