YENİDEN MERHABA

 

Okumakta olduğu gazeteyi buruşturup hırsla yere fırlattığında, çenesine sert bir yumruk almış boksör gibi darmadağın olmuştu. Giderek artan siniri önce midesini tetiklemiş ve acı bir suyun salgılanmasına sebep olmuştu. Yemek borusundan hızla geçen salgı, ağzının içinde ekşimtırak bir tat bırakınca ister istemez yutkunmak zorunda kaldı. İstem dışı yaptığı bu hareket sonunda nefes borusuna kaçan su bir anda tıkanmasına sebep oldu.  Soluk alamıyordu. Telaşla oturduğu yerden öne doğru eğilerek olanca kuvvetiyle öksürdü. Doğrulduğunda gözleri yaş içindeydi. Soğuk suyla yüzünü yıkamak amacıyla koltuktan kalkmaya çalıştıysa da, beceremedi. Odadaki tüm eşyalar hareketlenip başının etrafında dönmeye başlamıştı. Kulakları, bugüne kadar hiç duyumsamadığı kadar çınlıyordu. “Ölüyorum galiba!” diye mırıldanarak korkuyla gözlerini kapattı ve oturduğu koltuğa yaslandı. Yıldızını yitirmiş zifiri bir karanlığın içine gömülmüştü. Ne bir ses duyuyordu, ne de bir siluet. Zaman, kavramını yitirmiş gibiydi. Uzun zamandır özlemini çektiği huzuru sonunda yakalamıştı. “Ölüm, hiç de korkulduğu gibi değilmiş.” diye içinden geçirdiği sırada, bir ses duydu. “0 1 2…” Yüreğindeki sevinci kaçıran gürültünün nedenini öğrenmek için gözlerini araladığında, boks arenasının tam karşısında durduğunu fark etti. Ringin ortasında, dizlerinin üstüne çömelmiş bir hakem parmaklarını birer birer açarak yere sırt üstü devrilmiş olan boksöre sayı sayıyordu. “5 6 7…” “Zavallı yerden kalkmayacak” diye düşündüğü sırada yerde yatanın kendi imgesi olduğunu gördü. Rakip boksör ise az önce okuduğu gazetede yeteneğini acımazsıca yerden yere vuran eleştirmendi. “Size yenilmeyeceğim.” diye düşünerek olanca gücüyle, “Çabuk ayağa kalk.” diye bağırdıysa da imgesine söz geçiremedi. Ne yapacağını bilmez halde öfkeyle tepinirken hakem sayı saymayı bitirerek ayağa kalktı ve “Nakavt”  dedi.Kısa bir şaşkınlık yaşadıktan sonra ani bir kararla ringe fırladı. Ellerini bir boksör gibi yukarıya kaldırıp yüzünü korumaya çalışırken bir yandan da  “Daha yenilmedim.” diye bağırıyordu. Tam o sırada nereden geldiğini bile görmediği bir yumrukla ayakları yerden kesildi ve olanca ağırlığıyla yere düştü. “Bir an önce kalkmalıyım.” diye düşünmesine karşın hiçbir uzvunu oynatamıyordu. Sonunda zor da olsa gözlerini hafifçe aralayabildi. Etrafında, ne ringin göz kamaştırıcı ışıkları vardı ne de sayı sayan hakem. Koltuğun hemen dibinde boylu boyunca yerde yatıyordu. “Uyuklarken düşmüşüm anlaşılan.” Diye içinden geçirdikten sonra yavaş hareketlerle doğrulup koltuğuna oturdu. Başı artık dönmüyordu. Gülümseyerek, “Yediğim yumruk iyi geldi galiba.” dedi. O sırada yerde buruşturulmuş bir şekilde duran gazeteyle göz göze geldi. Nabzı yeniden artmaya başlamıştı. Dişlerini hırsla sıkarak uzanıp gazeteyi aldı ve kendisiyle ilgili bölümü yüksek sesle yeniden okumaya başladı. “Tarık Bedir tıkandı mı? İlk romanından sonra günlük bir gazetede öyküleri yayınlanan ancak kısa bir süre sonra nedensiz olarak(!) yazılarına ara verilen yazardan uzun zamandır haber alınamıyor. Edebiyat çevreleri; Tarık Bedir’in tek atımlık bir barut olup olmadığını tartışıyor...” Yazının devamını okuyacak gücü kendinde bulamayınca hırsla gazeteyi parçalamaya başladı. Bir yandan da öfkeyle söyleniyordu.“İnsanı katil eder bu adamlar. Yazmıyorsam yazmıyorum kardeşim, size ne? Uzun zamandır bir şey üretmediğim tükendiğim anlamına gelmez ki, sadece canım yazmak istemiyor hepsi o kadar. Yoksa ne tıkandım, ne de tek atımlık barutluk gücüm var. Bu adamlara inanacak olursak çoktan ölmüşüm! Ne diye ciddiye alıyorum ki bunları? “Tarık Bedir yazamıyor.” diye iftira atarlarla atsınlar,  önemli olan insanın kendini bilmesi, gerisi palavra.  Ne zaman istesem oturur bir çırpıda birbirinden güzel eserler yaratırım.” Bu telkinler sonunda biraz olsun sakinleşmeye başlayınca konuyu derinlemesine düşünmeye başladı.  “Kendimden emin olduğuma göre en iyisi bunlara hiç bulaşmamak. Umursamadığımı görünce nasıl da delirecekler? Bu suskunluğumu okuyucularım nasıl karşılar?  Yazılanlara inanırlar mı? Sanmam. Ne de olsa aydın bir kesime hitap ediyorum, onlar bu safsatalara sadece gülüp geçer. Ya yanılıyorsam? Suskunluğumu, eleştirilerin doğruluğu olarak yorumlarlarsa?  Tamam, önemli olan insanın kendini bilmesi, ama okuyucularıma bunu nasıl anlatacağım? Keşke komün halinde yaşasalardı, toplardım etrafıma açıklardım olan biteni, ama ne yazık ki her biri ayrı yerlerde...”Sıkıntıyla ayağa kalkıp pencerenin yanına gitti, perdeyi aralayarak dışarıyı izlemeye başladı. Pazar sabahının hareketsizliği her tarafa hâkimdi. Bisikletiyle gezmekte olan iki çocuktan başka kimse ortalıkta gözükmüyordu. Sokağın iki yanına park edilmiş arabalar bile daha uyanmamış gibiydi.   Dikkatli gözlerle baktığı halde bunların hiçbirini görmüyordu. Aklı; tıkanmadığını, aslında kafasında birçok projenin olduğunu, canı istemediği için bunları yazıya dökmediğini, okurlarına, dolayısıyla eleştirmenlere nasıl ispatlayacağındaydı. Bir kahve hazırlamak için mutfağa doğru gitmeye karar verdiğinde hala düşünüyordu.“Yeteneğimden kuşkum yok, istediğim an istediğim şeyi yazarım. Beni acımasızca eleştirenlerin de böyle düşündüklerinden eminim. Çekememezliklerinin tek sebebi kıskançlık. Bana bu kadar cömert davranan ilahlar sıra onlara gelince cimrileşmiş… Yine de böyle sessiz kalmamalıyım.  Bir şekilde onları susturmalıyım. Oturup son yılların en büyük romanını mı yazsam? En fazla bir senede bu işi bitiririm, yeteneğimi biraz zorlasam beş altı ay… Yine de çok uzun süre. Peki, o zaman ne yapmalıyım?”Sıkıntıyla kahvesini yudumladığı sırada aklına o an gelen düşünceyle birden gözlerinin içi güldü. Fincanı tezgâhın üzerine bırakıp koşarak salona gidip bilgisayarının başına geçti. Bir yandan da kendi kendine konuşuyordu.“Gazeteden de hazır böyle bir talep varken en güzel fikir öykü yazmak. Kısa zamanda hem okuyucularımı yatıştırmış olurum hem de eleştirmenleri sustururum. Yazı işleri müdürünün yolladığı isteği umarım silmemişimdir.”  Posta adresine girip kısa bir arama yapınca aradığı iletiyi hemen buldu. “Sevgili Tarık Bedir,Uzun zamandır bizi ihmal ediyorsun. Okurların sürekli olarak yeniden ne zaman aramıza döneceğini soruyorlar. Tatile çıktı diyorum ama bu kadar uzun tatil mi olur diye sorduklarında söyleyecek söz bulamıyorum. Hikâyelerine başlayacağın günü sabırsızlıkla bekliyoruz. Sevgilerimle “Evet, işte olay bu.” diye keyifle güldükten sonra gecikmiş yanıtı yazmaya başladı.“Sevgili Ali Osman,Tatil bitti en kısa zamanda yeni öykülerimle aranızdayım.Gönder tuşuna basar basmaz rahatlamıştı.  “Ok yaydan çıktı, artık tembellik yok “ diye içinden geçirdiği anda karşı taraftan yeni bir iletinin geldiğini gördü. Sabırsızlıkla açıp okumaya başladı.“Öykülerini dört gözle bekliyoruz. Ali Osman.” “Bu iş tamamdır. Görsünler bakalım Tarık Bedir tıkanmış mı tıkanmamış mı? Peki, ama ne yazacağım? Sabırsızlanmaya gerek yok elbet bir şeyler buluruz. Hem Ali Osman’a da tarih belirtmedim ki…”Aradan; önce günler, sonra da haftalar geçmeye başlamasına rağmen bir türlü bilgisayarın karşısına geçip öyküsüne başlayamıyordu. Yazı yazmaya her karar verdiğinde mutlaka bir bahane buluyordu. Sonunda bu yaz sıcaklarında öykü yazılamayacağı hükmüne vardı. Sabırla sonbaharın gelmesini beklerken Ali Osman’a yeni bir ileti gönderdi ve bir roman üzerinde çalışmaya başladığı için öykülerine ancak bayram sonrasında başlayabileceğini belirtti. İçini rahatlatmak için de, bayram sonunda bomba gibi giriş yapacağını ve tüm edebiyat dünyasını hayretler içerisinde bırakacağını kendi kendine tekrarlayıp duruyordu. Bu arada günler hızla ilerliyordu. Ramazan ayının gelmesiyle bitmesi bir olunca iyice huzursuzlaştı. “Bir an önce çalışmaya başlamalıyım. Gerçi panik yapmama da hiç gerek yok, aklımda bir sürü konu var. Bu yetenekle bir oturuşta en azından iki üç öykü çıkartırım; ama etrafta da o kadar çok gürültü var ki… Hiç değilse şu karşıdaki inşaat bitseydi… Keşke Ali Osman’a bayram sonu diye söz vermeseydim.  Dur bir dakika, hangi bayram olduğunu söylemedim ki… Zaten kurban bayramını kastetmiştim…” diye içinden geçirmesine karşın vicdanı bu mazereti kabul etmeyince mecburen bilgisayarının başına geçti.Bir süre boş gözlerle ekrana baktıktan sonra düşüncelerini yoğunlaştırmak için bilgisayarda soliteriyi açtı. Uzun bir süre oynadıktan sonra camdan içeri vuran güneşe göz takıldı ve sandalyesinden kalkıp dışarıya seyretti.“Böyle güzel bir havada eve oturmak da nereden çıktı? Öykü kasvetli havalarda yazılır. Böyle güneşli günlerde gezmek lazım yoksa öykü tanrısının lanetine uğrarım.” Diye içinden geçirdikten sonra aceleyle giyinip kendisini dışarıya attı.Sonraki günlerde sabırla yağmurun yağmasını bekledi. Aksi gibi havalarda güzel gidiyordu. Bu işte de bir hayır var diyerek oyalanmaya devam etti. Sonunda bir sabah yağmur sesiyle uyandı. Hava günlerdir özlemini duyduğu gibi kapalıydı ve alabildiğine sert bir rüzgâr esiyordu. “Tamam” dedi kendi kendine “gün bugündür.”  Yazıya başlamadan önce sıkı bir kahvaltı yaptı, sonra da gazeteleri en ince ayrıntılarına kadar okumaya başladı. İtiraf etmese de vaktin geçmesini bekler gibi hali vardı. Bilgisayarın başına oturacağı sırada birden bir rehavet çöktü.  “Bu kasvetli havalar da insanı bir garip yapıyor.” diyerek kanepeye uzandı. Uyandığında kendini aptal gibi hissediyordu. “Öğlen vakti yatarsan olacağı buydu” diye söylenerek hava almak niyetiyle dışarıya çıktı. Tesadüf bu ya arkadaşlarına rastlayınca-bunun için uzun bir süre dolaşmak zorunda kalmıştı- onlardan ayrılamadı. Eve geç saatte ve alkollü bir halde gelince yazma işini bir sonraki güne bıraktı. Ertesi sabah uyandığında pastırma yazı başlamıştı. Tarık Bedir prensiplerine sıkı sıkıya bağlı bir insan olduğundan havaların yeniden bozmasını bekledi. Maalesef yalancı bahar bu sefer sadece dört gün sürdü ve arkasından güz yağmurları başladı.
 Tüm mazeretleri tükendiği için söylenmeden bilgisayarın karşısına geçip
hiç tereddüt etmeden wordu açtı. Yazılmayı bekleyen bembeyaz bir sayfa
karşısında duruyordu. “Zor işi hallettim gerisi kolay” diye düşünerek
kafasını toplamak amacıyla soliteriyi açtı. Defalarca oynamasına karşın
fal bir türlü açılmayınca bunun iyiye işaret olmadığına ve bu kadar uğursuz
günde yazılacak öyküden hayır gelmeyeceğineinanarak yerinden kalkıp
televizyon izlemeye başladı.Bir yandan da öykünün konusunu düşünüyordu.
“Uzun zamandır yazmadığıma göre öykümün adı “Yeniden Merhaba” olmalı.
Güzel fikir, ama bundan öykü nasıl çıkacak? Neyse önemli değilhele ismi
yazalım gerisi kendiliğinden gelir.” Bu hevesle tekrar yerine oturdu ve
kendisini sabırsızlıkla bekleyen beyaz sayfanınortasına büyük harflerle
“YENİDEN MERHABA” yazdı. Dosyayı hafızayakaydettikten sonra da
büyük bir huzurla sandalyesinden kalkıp dışarı çıktı.İnsanlığın aya adım
atması kadar önemli bir adımı atmış olmanın mutluluğunubirkaç gün daha
yaşadıktan sonra öykünün içeriği hakkında düşünmeye başladı.Tartışılmaz
yeteneği sayesinde kısa zamanda birden çok konu buldu. Ve bir sabaherkenden
uyandı ve bilgisayarın karşısına geçip, “Yeniden Merhaba” dosyasını açtı
Sıra ilk cümleyi yazmaya gelmişti. Büyük bir özgüvenle klavyenin tuşlarına
dokunmaya başladı. Sadece üç dokunuştan sonra durdu.  Kafasında onca
kurguvarken bir türlü yazamıyordu. Oyun oynamayı denedikten sonra bir
kez dahaçabaladıysa da, sonuç değişmedi.O sinirle yerinden kalkıp evin içindedolanmaya başladı. Bir yandan da yüksek sesle kendi kendine konuşuyordu.“Olmuyor işte. Kendimi zorlamanın hiçbir anlamı yok, yazamıyorum.Yoksa söylediklerinde haklılar mıydı, gerçekten tıkandım mı?Saçmalama oğlum, sadece stres içindesin, o kadar.Bak burası doğru; insan böyle baskı altında kalınca nasıl yaratıcı olabilir ki?Öykü yazmak duygu işidir. Manavdan domates alır gibi ısmarlama öykü mü yazılır?Yazarlık ruhuna aykırı.  Öykünün hası; insanı sürekler masaya kendisi oturtur.”Son söyledikleri moralini yerine getirmişti. Son aylarda huzurunu kaçırandüşünceleri yüreğinden söküp atmanın tam sırasıydı.“Önemli olan insanın kendini bilmesi. Zorlama öykü yazmak eleştirmenlerinekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz ki… Teneke dendi diye altınasla vasfını kaybetmeyeceğine göre bunca eziyeti neden çekiyorum?Gerçekten saçmalamışım.  Yazmıyorum işte. Oh be. Ali Osman’a dane söyleyeceğim?  Aman sende mazeret mi yok… “Sevgili Ali Osman,İşlerimin yoğunluğundan dolayı üzülerek söz verdiğim öyküleri yazamıyorum.Sevgilerimle.Tarık Bedir.”

         Atilla Bilgen -

                                                                                  30.10.2010