YOLDA

            Dün akşam; ortada mantıklı hiçbir sebep yokken, durup dururken eşimle tartıştık. Yatağa yattığımızda, iki yabancı gibiydik. Bu can sıkıntısı; gece boyunca beni hiç uyutmadığı gibi, işyerimde de rahat bırakmadı. Oyalanmak için kendimi işe vermeye çalıştığım her an, Duygu’nun hayali yanı başımda beliriyordu.  Bazen; muhasebe defterinin rakamları arasından fırlıyor, bazen de; bilgisayarımın ekranında beliriyordu. Dayanamayacağımı anlayınca ayağa kalkıp odamın içinde yürümeye başladım. Bir yandan da,  “Hayır efendim bu sefer yanılıyorsun, çünkü ben haklıyım.” diye söyleniyordum. On sekizinci tura geldiğimde; yürümekten de, bağırmaktan da yorulmuştum. Soluklanmak için durakladığım sırada, bilgisayardaki görüntüsüyle göz göze geldim.  Bakışları sanki biraz yumuşamıştı. “Haklı olduğumu kabullendi galiba?” Diye içimden geçirdim. İşte o an; dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle başını iki yana sallayıp, “Kendini boşuna kandırma, her zamanki gibi yine haksızsın.”dedi. Çalıştığım şirket benim olsaydı, hiç düşünmeden bilgisayarı kaptığım gibi yere çarpar, sinirlerim yatışana kadar da üstünde tepinirdim. Böyle bir lükse sahip olmadığım için sadece ekranı kapattım. Görüntüsü monitörümden tamamen kaybolunca da,  “Yanılıyorsun.” diye mırıldandım. “Haklı olduğuna bu kadar inanıyorsan neden rahat değilsin?”  Şaşkınlıkla sesin geldiği yöne baktım. Açık olan jaluzilerden odaya girmeye çalışıyordu. Yerimden fırladığım gibi perdeleri kapattım. “Rahat değilsin. Rahat değilsin. Zira haksızsın.” Bu sefer de yarı aralık duran kapımın önündeydi.  Deli gibi koşup sertçe kapattım ve “Rahat değilim zira senin yüzünden çalışamıyorum.”  diye bağırdım.
Doğrusunu itiraf etmek gerekirse iş hiç umurumda değildi, nasılsa bir şekilde halledilirdi.   Zaten önümde bekleyen dosyaların acelesi de yoktu, en azından benim için. “O zaman neden bu kadar tedirginim? Yoksa dün gece Duygu gerçekten haklı mıydı?” Yerime oturduğum sırada aklıma düşen bu sapkın düşünceyi, geldiği gibi hızla beynimden uzaklaştırdım. Huzursuzdum, zira Duygu’nun gereksiz kaprisleri yüzünden artık canımdan bezmiştim.
Yorucu geçen bir iş gününün sonunda, ayaklarını uzatıp dinlenmeyi hangi erkek istemez? Böyle düşünmek suç ise, o zaman suçluyum. Üstelik uzandığım koltukta televizyon seyrederken, ekrandaki görüntüyle ilgilenmiyordum bile.  Kanallar arasında dolaşırken tek amacım; beyin yorgunluğumu üzerimden atmak, dolayısıyla iş stresimi Duygu’ya yansıtmamaktı. Bana laf yetiştirmek isterken, yemeği yakabilir veya tabakları kırabilir diye düşündüğümden, konuşmuyordum bile.  Bu duyarlı davranışlarımı takdir edeceğine söylenmeye başladı.  Ona göre; televizyon seyretmekten başka bir iş yaptığım yokmuş. Çalışmaksa kendisi de çalışıyormuş, en azından masayı kurmaya yardım etmem gerekirmiş.  Dilimin ucuna, mesleklerimizi kıyaslamanın mümkün olamayacağını, dolayısıyla yorgunluğumuzun da farklı olduğunu söylemek geldiyse de, gururunu incitmemek için kendimi frenledim. Gerçi bunu ifade etseydim, hemen aldığımız maaşları kıyaslamaya başlardı. Benden fazla para kazanması çok çalıştığını göstermez ki; ama gel de anlat. Tartışma çıkmasını önlemek amacıyla düşündüklerimi kendime saklayıp yerimden kalktım ve tabakları masaya koymasına yardım ettim. Bu arada biraz surat asmış,  bir kaç offf çekmiş olabilirim; ama o kadar kusurum da olsun artık.
Yemek boyunca söylenmelerine devam edince, yediğim lokmalar boğazıma takıldı.  “Bu kadar ağır geliyorsa yapma, kalp kıracağımıza iki yumurta kırıp yeriz.” Diye haykırmak istediysem de, tatsızlık çıkmasın diye vazgeçtim. Sofradan kalkınca salona geçip televizyonu açmam da kabahat oldu. Aslında tek amacım; hatalarını görmesi için onu yalnız bırakmaktı. Yanılmışım. Masayı toplayıp tabakları makineye yerleştirirken; yaşananları o kadar farklı kurgulamış ki, hışımla yanıma gelip açtı ağzını. Söze tembelliğimle başladı, saygısız olmamla bitirdi. Efendiliğimden susmamı ise, haklılığına işaret saydı. İçimden,”Ya sabır” çekip dikkatimi televizyona yöneltince, çıldırdı. Anlamsız bir öfkeyle elimdeki uzaktan kumandayı kapıp yere fırlattı.  Yüreğimdeki sevgisi her şeyden üstündü, ama ne olursa olsun bir erkeğin elindeki kumanda cihazı yere fırlatılamazdı. Erkek haklarını savunmak amacıyla ayağa fırlayıp bağırdım. Bu masum tepkime daha çok sinirlendi. Anlaşılan yine yanlış anlaşılmıştım.  Sakin olmaya çalışarak, “Yine ne oldu?” diye sordum. Yanıt vereceğine suratını buruşturunca artık dayanamadım ve  “Bu evde susmam da suç, konuşmam da.” diye patladım. Birkaç dakika süren sessizliğin ardından; kendimden başka kimseyi düşünmediğimi, tatil programına kadar her işi kendisinin ayarladığını, benim ise yan gelip yatmaktan başka bir iş yapmadığımı söyledi. Gönlü nereyi çekiyorsa oraya gitme özgürlüğünü sağlamak için tatil planlarına karışmadığımı, bana kalsa futbol turnuvalarına gitmeyi daha çok istediğimi söyleyince de, odadan çıkıp gitti.
Oynamakta olduğum kalemi fırlatıp ayağa kalktım. Sıkıntıyla volta atmaya başladığımda, bir yandan da; haklı olduğum halde neden huzursuz olduğumu bulmaya çalışıyordum.
“Ne hallere düştüğünü görüyorsun değil mi oğlum? Saygılı davranacağına ilk günden masaya söyle bir vursaydın, hayatta kapris yapamazdı.  Ama benim gibi bir insan, sevdiği kadına nasıl böyle davranabilir? Tatlı dilden anlamıyorsa yapacaksın. Olmaz öyle şey, acaba üzerine fazla mı gittim?  Saçmalama oğlum, ne yaptın ki? Gerçekten söylediği gibi çok mu egoistim? Mutfağa girip yemek pişirmeyi ben de isterim; ama elimden gelmiyor ki. Ev işlerine yardım etmeye çalıştığımda da, “Aman elini bir şeye değme başka yardım istemem.” diyen de kendisi. Sakarlığım hala devam ettiğine göre dün gece neden söylendi? Sakın ay dönemi olmasın? Tabi ya, nasıl da daha önce aklıma gelmedi. Demek ki bundan böyle aybaşlarını da takip etmem gerekecek. Dün ne yediğimi bile hatırlamazken, ne zaman menstürasyon olacağını nereden bileceğim?   Seviyorsan hatırlayacaksın oğlum, başka çaren yok. Ah be güzelim bağırıp tatsızlık çıkaracağına keşke durumunu anlatsaydın, bunda utanılacak bir şey yok ki? Acaba çocukluğunda yaşadığı bir travma yüzünden mi böyle içe kapanık oldu?  Neyse artık dert etmesine gerek kalmadı, zira idareyi ele alıyorum. Haftaya izne çıkacağımıza göre, işe tatil programı yaparak başlayayım. Ama öyle bir plan yapmalıyım ki Alper farkını öğrensin.”
Koltuğuma oturup ayağımı masamın üstüne uzattım. Duygu’nun planladığı tatiller yıllardır hep aynıydı; seyahat acentelerinden ayarlanan tatil köylerinde pineklemek. Değişik bir seçenekle karşısına çıkmalıydım; ama nasıl?  Bir arabamız olsaydı her şey çok farklı olurdu. Keyfimize göre gezer, beğendiğimiz yerde konaklardık. Ah be Duygu, önce ev diye tutturmasaydın şimdi sana hayatının tatilini yaşatacaktım.
Bir çıkış yolu bulamamanın çaresizliğiyle kıvranırken kapı çalındı ve içeriye Bekir girdi. Yaklaşık iki senedir yanımızda çalışıyordu. Sabahları ortalığı temizler, sonra da gün boyu çay, kahve servisi yapardı. Çalışkandı; ama söylenen her söze inanacak kadar da saftı. Masamın önüne gelip durdu. Gözleri yerdeki belirsiz bir noktaya kilitlenmişti. Bir söz etmediğim takdirde akşama kadar bu pozisyonda bekleyebileceğini bildiğimden, “Ne istiyorsun?” diye sordum. Sıkılgan bir tavırla, “Alper Bey hanım bugün memlekete gidecek.”dedi.
“Bence mahsuru yok gidebilir.”
“Onları otogara bıraksam diyorum, malum iki ufak çocuk var, rezil olmasınlar.”
“Olmasınlar tabi.”
“Teşekkür ederim efendim”
“Neden?”
“İzin verdiğiniz için. ”.
“İş çıkısında nereye istersen oraya gidebilirsin Bekir, bunun için izne gerek yok”
“Otobüs beşte kalkacak, öğleden sonrası için izin istiyordum.”
“Mesai saatleri içinde özel işlerini halledemezsin Bekir.  Söyle eşine çağırsın bir taksi. Zaten izin alsan da aynısını yapmayacak mısın?”
“Hayır efendim. Kendi arabamla götüreceğim.”
“Senin araban mı var?”
“Evet efendim. Çocukların sünnetinde takılan altınları bozdurup almıştık.”
“Sıfır mı?”
“Nerde efendim, ancak ikinci ele yetti paramız.”
“Yani şu an araban var, öyle mi?”
“Allah’a şükür.”
“Ayakta kaldın Bekir’ciğim geç otur söyle karşıma.”
“Rahatsız etmeyeyim efendim.”
“Bak böyle konuşursan gücenirim. Bu şirkette güveneceğim bir sen varsın. Uzatma da geç otur.”
Koltuğun ucuna eğreti bir şekilde oturunca izne ne zaman çıkacağını sordum.
“Gelecek ay. Kısmet olursa arabayla memlekete gidip on gün kalacağım, sonra da hep beraber döneriz.” 
“O zaman bugünlerde arabaya pek ihtiyacın yok.”
“İşe gidip gelirken.”
“Bana bak Bekir, sen gelen gidenlerden para mı çarpıyorsun?”
“Tövbe de Alper Bey, o nasıl söz?”
“O zaman benzine nasıl para yetiştiriyorsun?”
“Ev ile buranın arası fazla uzak değil.”
“Bu daha kötü, ne gerek var arabaya, sağlıklı yaşam için yürüyeceksin Bekir.”
“Haklısınız.”
“Ben araba alamaz mıyım?”
“Alırsınız elbet”
“Ama almıyorum, neden?”
“Neden?”
“Yaşadığımız şehirde her türlü ulaşım aracı varken araba almak tüketim çılgınlığından başka bir şey değil Bekir’ciğim. Hem insanı tembelleştiriyor da, formunu korumak için devamlı hareket halinde olmalısın. Tabi ki bunlar benim kendi görüşüm. Şimdi gidebilirsin, izinlisin.”
“Daha erken, öğleden sonrası için iki saat izin verin yeter.”
“Bir ay görüşemeyeceksin, git biraz hasret gider.”
“Sağ olasın Alper Bey.”
Ayağa kalkıp kapıya kadar gitmesini bekledim. Tam dışarı çıkacağı sırada o an aklıma gelmişçesine, “Bekir’ciğim bak ne diyeceğim.” dedim. Gerisin geriye dönüp hızla yanıma geldi.
“Emret Alper Bey.”
“Estağfurullah Bekir’ciğim sadece ricam var. Biliyorsun haftaya izne çıkacağım.”
“Yolculuk nereye?”
“Bu tamamen sana bağlı.”
“Nasıl yani?”
“Arabanı bir haftalığına ödünç verirsen Kuşadasına’a giderim belki.”
“Çok isterim ama hanım öldürür beni.”
“Bugün memlekete gitmiyor mu, söylemezsen nereden bilecek?”
“Bugüne kadar karıma hiç yalan söylemedim ki.”
“Yine söylemeyeceksin. Hatta hiçbir şey söylemeyeceksin.”
“Alper Bey daha yeni aldık.”
“O zaman bana güvenmiyorsun?
“O nasıl söz?
“Biliyor musun geçenlerde patronla senden konuştuk. “Bekir’i nasıl buluyorsun? Temizlik işinden alıp başka bir yere mi yerleştirsek? Diye sordu.”
“Siz ne dediniz Alper Bey?”
“Benden arabasını sakınıyor demedik tabi ki, iyi olur dedik.”
“Sakınmıyorum Alper Bey, istediğiniz araba olsun; ama bir yerine bir şey olur diye korkuyorum.”
“Olmaz. Olursa da hallederiz.”
“O zaman dediğiniz gibi olsun. Yalnız kimsenin haberi olmasın, hanımın kulağına giderse yanarım.”
“Merak etme. Haydi şimdi git eşini yolcu et. İstersen yarın da gelme. Bir güzel dinlen. Arabayı da bakıma götür, yolda sorun çıkarmasın.”
Bekir’in odadan çıkmasının ardından telefonla Duygu’yu aradım. Tatil için plan yaptığımı, tüm işlerle bizzat ilgilendiğimi söyledim. Sevinç çığlıkları atmamasını; o an yaşadığı şoka, güvenmiyormuşçasına ardı ardına sorular sormasını ise, menstürasyonunun hala devam etmesine verdim. Sürprizin tadı kaçmasın diye aklımdan geçenleri anlatmadım, sadece “Tatil anlayışın sayemde tamamen değişecek.” dedim. Telefonu kapattıktan sonra tüm mesaimi yol haritamızı çıkartmaya ayırdım. Akşam eve gittiğimde ayrıntılar kafamda netleşmiş değildi, bu yüzden tüm ısrarlarına rağmen tek kelime etmedim.
Sonraki günlerde internette aklıma gelen her siteye girdim. Hangi yolu kullanmam, nerelerde konaklamam ve yemek yemem gerektiğine dair bilgiler topladım. Bununla da yetinmedim, sık sık seyahate çıkan arkadaşlarımı arayıp görüşlerini aldım. İki gün sonra artık hazırdım. Akşam yemeğinin ardından Duygu’yu salondaki koltuğa oturttum ve ayağa kalkıp karşısına geçtim. Müsamereye çıkmış bir ilkokul öğrencisi kadar heyecanlıydım.
“Alper Turizmin tatil programını açıklıyorum. Aklınıza takılan tüm sorularınızı sunumdan sonra yanıtlayacağım, bu yüzden lütfen sözümü kesmeyiniz.  Hareket tarihimiz; 1 Temmuz Pazar. Rehberiniz o gün için kalkış saatini beş olarak vermiştir. ”
“Beş mi? Daha geç bir saatte uçak yok muydu?”
“Lütfen lafımı bölmeyiniz. Akşamdan hazırlanmış bavullarımız bagaja yerleştirildikten sonra araba tam altıda yola çıkacaktır.”
“Araba mı? Ama… Pardon.”
“Kuşadası’nda sonlanacak olan tatilimiz için Çanakkale güzergâhını kullanacağız.  Tekirdağ üzerinden Keşan’ı ardımızda bıraktığımızda; havanın da, bitki örtüsünün de birden değiştiğine tanık olacağız. Zira artık Ege’deyiz. Çam ormanlarının arasından geçen yol bizi bir süre Saroz körfezine çıkaracak. Kahvaltımızı bu manzara eşliğinde yaptıktan sonra Gelibolu’ya, oradan da feribotla Lâpseki’ye geçeceğiz. Yolumuz üstündeki bahçelerden toplayacağımız şeftalilerin ardından Çanakkale’ye ulaşacağız.  Daha sonra İda Dağının eteklerindeki ormanlık yoldan Edremit’e doğru ilerleyeceğiz. Behramkale sapağını gördüğümüzde; Assos’un bizi beklediğini düşünüp duraklayacağız, ama buraya uğramayı dönüşe saklayıp yola devam edeceğiz.  Artık öğlen olmuştur. Edremit körfezinin tüm ihtişamıyla göründüğü mola yerinde; eşek anırmaları ve çırçır böceği sesleri eşliğinde sahanda yumurtamızı yiyeceğiz. Aşağıya doğru indiğimizde artık sahildeyiz. Altınoluk, Edremit, Burhaniye derken bir bakmışız ki Ayvalık’tayız. Cunda adasındaki pansiyonumuza yerleştiğimizde yer bulma sorunumuz olmayacak, zira tüm rezervasyonlar tarafımca yapıldı. Üç günün ardından tekrar yola koyulacağız. Dikili ve Bergama’yı geçince dayanamayıp Foça’ya gireceğiz ve bir gecede burada kalacağız.  İzmir’den sonra isteğe bağlı olarak Karaburun veya Çeşme’de konaklarız. Ertesi sabah erkenden Efes’i ziyaret eder ardından da son durağımız olan Kuşadası’na gideriz. Sözlerime şimdilik son verirken Alper Turizmi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim.”
“Ama bizim arabamız yok ki…”
“Benim burada anlatmaktan dilim damağım kurudu, sen tepki olarak sadece arabamız yok diyorsun, öyle mi?”
“Haksız mıyım?”
“Planımı beğendin mi, önemli olan bu.”
“Güzel olmasına güzel ama… ”
“Arabamız yok.”
“Evet. ”
“O zaman başka bahara diyeceğiz, tabi yaşarsak...”
“O nasıl söz?”
“Yukarıyla bir anlaşmamız mı var? Ama üzülme Alper Turizm bu sorunu da halletti.”
“Nasıl yani yukarıyla anlaşma mı yaptın?”
“Araba işini hallettim.”
“Nasıl?”
“İşyerinde Bekir adında bir çalışanımız var, onun arabasını alıyorum.”
“Kesinlikle olmaz.”
“Olmaz mı? Neden?”
“Emanet arabasıyla tatile mi çıkılır? Ya yolda bir şey olursa?”
“Kocana güvenmiyor musun?”
“O ayrı konu; ama trafiğe güvenmiyorum.”
“O zaman araba alalım.”
“Saçmalama Alper bütçemizin uygun olmadığını biliyorsun.”
“Bak güzelim bende istemem başkasının arabasını kullanmayı; ama Bekir başkası değil,  bizden biri. Tatile çıkacağımı öğrenince, “Nasıl gideceksin?” diye sordu. Otobüs veya uçakla diye yanıtlayınca da, “Olmaz” diye tutturdu. Neden diye sorduğumda, “Benim arabam ne işe yarıyor?” demez mi? Aldırmadım. İnan bana iki gün odamın kapısından ayrılmadı. Beni her gördüğünde, “Tabi odacıyım diye tenezzül etmiyorsun değil mi?” diye sitem ediyordu.  “Bak Bekirciğim prensip olarak başkasının arabasını kullanmayı sevmiyorum, kaza filan yaparım sonra zor durumda kalırız.” Dediğimde bir sinirlendi ki görmeliydin.
“Neden?”
“Ona yabancı muamelesi yaptım diye. Anlayacağın mecbur kaldım.
“Bilmiyorum Alper; ama içim rahat değil, gel vazgeçelim bu işten.”
“İzmir’e uğradığımızda ablana da gideriz, ne dersin? Bir gecede orada kalırız.”
Bu son sözüm üzerine duraksadı. Ablası en zayıf noktasıydı ve onu ziyaret etme düşüncesini kolay kolay geri çeviremezdi. Bir süre gözlerimin içine baktı ve ardından “Çok dikkatli kullanacağına dair söz verirsen olur” dedi. 
Arabanın anahtarını aldığım gün, Bekir son derece mahzundu. Kontağı çevirdiğimde, dikiz aynasından gördüğüm kadarıyla ağlıyordu. İlk ayrılıklar her zaman hüzünlü olduğundan, bu durumunu önemsemedim ve gaza basıp hızla yanından uzaklaştım.
Pazar sabahı planladığım gibi saat tam altıda yola çıktık. Tekirdağ’a kadar otoban çok sakindi.  Keşan tabelasından sağa saptığım sırada, araba sola doğru kaymaya başladı. Elimin altındaki direksiyon simidi garip bir şekilde titriyordu. Sağa yanaşıp durdum ve arabayı kontrol ettim; sol ön lastik patlamıştı. Stepneyi ve krikoyu rahatça alabilmek için bagajdaki bavulları dışarı çıkartıp lastiği değiştirdim.
İşi sorunsuz bir şekilde başarmak kendime güvenimi artırmıştı. Bu coşkuyla mola verene kadar durmaksızın konuştum. Saroz körfezinin göründüğü tepede kahvaltı için durduğumuzda, manzaranın güzelliği ikimizi de büyülemişti. Tahta merdivenlerden lokantaya doğru çıkarken, Duygu “Çok terledim canım. Rica etsem valizden beyaz tişörtümü getirir misin?” dedi.
“Çok sıkıştım, önce bir tuvalete gideyim sonra alırım.”
Birkaç dakika sonra rahatlamış bir şekilde arabanın yanına gelip bagajı açtım. Valizi almak için eğildim ve öylece kalakaldım. Sabah kendi ellerimle bıraktığım valizler anlamsız bir şekilde ortalıkta yoktu. Düşünmek için doğrulduğum sırada gözüme patlak lastik çarptı. “Yok canım böyle bir hata yapmış olamam.” Diye mırıldanarak telaşla arka koltuğa baktım, orası da boştu. Bu haberi Duygu’ya nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum; ama haklıysam kaybedecek bir dakikamız bile yoktu. Koşarak eşimin yanına gittim.
Beni görünce,  “Kahvaltı için harika bir yer seçmişsin hayatım.” dedi ve tam o sırada ellerimin boş olduğunu fark etti. Sıkıntıyla kollarını iki yana açarak, “Bulamadın değil mi? Ne olursun bir kere de bensiz hallet bir işi. Mavi valizi açtığında en üstteydi, görmemene imkân yok.  İllaki beni yerimden kaldıracaksın başka türlü rahat edemezsin.” diye söylendi.
“Keşke yalnız tişörtü bulamasaydım.”
“Nasıl yani?”
“Valizleri de bulamadım.”
“Valizleri mi?’
“Lastiği değiştirmek için bagajdan çıkartmıştım ya.”
“Evet.”
“Galiba yerine koymayı unutmuşum.”
“Galiba mı?”
“Yok, yok kesin.”
“Alperrrrrrrr”
“Ama hemen gidersek buluruz. Hatırlasana yolun hemen karşısında kebapçı vardı. Hatta etrafta göl yokken neden adını gölbaşı koymuşlar diye de kendi kendime gülmüştüm.”  
“Yeri bulsan ne olur bulmasan ne olur? Valizler şimdiye kadar çoktan uçmuştur. Ah be Alper,  tatilin de içine ettin ya, helal olsun sana.”
“Hemen moralini bozma önce gidip bir bakalım.”
Koşarak arabaya bindik ve yola çıktık. Kalbim yerinden fırlayacakmışçasına atıyordu. Valizleri bulamadığımız takdirde; Duygu’nun dilinden kurtulamayacağım gibi, tatilimiz de başlamadan bitecekti. Yol boyunca bildiğim tüm duaları içimden okuyup durdum.
Gölbaşı Satır Kebapçısının önüne arabayı park ettikten sonra koşarak karşıya geçtik. Her tarafa bakmamıza karşın bulamadık. Son bir umutla koşarak yukarı çıkıp kebapçının bahçesine girdim. On beş on altı yaşlarında bir delikanlı elindeki bezle masaların tozunu alıyordu. Beni görünce “Daha açmadık.” dedi.
“Birader hiç valiz gördün mü?”
“Çok”
“Nerede?”
“Ne bileyim orada burada.”
“Dalga mı geçiyorsun benimle.”
“Ne münasebet abi, valiz gördün mü diye sordun, bu yaşa kadar hiç görmez olur muyum?”
“Tamam haklısın. Bak şimdi tane tane soruyorum; sabah geldiğinde yol üzerinde valiz gördün mü?”
“Yolda valiz ne arıyor abi?”
“Bir saat önce tam burada lastiği değiştirdim o sırada valizleri aşağıya indirmiştim.”
“Sonra da unutup gittin öyle mi?”
“Sen de görüp yukarıya çıkarttın, değil mi? Ne olursun öyle olduğunu söyle.”
“Valla görmedim abi.”
“Acele etme biraz daha düşün istersen.”
“Düşünmeme gerek yok zaten anında götürmüşlerdir.”
“Kimler?”

Tam o sırada acı bir fren sesi kulaklarımızı çınlattı. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan da feci bir çarpma sesi duydum.

 

                                                                                             

     Atilla BİLGEN
26.07.2012 / AYVALIK